15 Nisan 2010 Perşembe

Ve Sizler de Üç Sınıf olduğunuz zaman!





                           1- Muqarrebun;Önde Gidenler,Öncüler/Rahmaniyyun;Rahmana ait olanlar,Rahmana vakfolanlar.
                           2- Ashab ı Yemin (Ashab ı Meymene) Ebrar
                           3- Ashab I Şimal (Meş’eme)-Mükezzibun-Kefer i Fecere






056.07-      Ve Sizler de Üç Sınıf olduğunuz zaman;
056.08-      İşte o Meymene Ashâbı, ne Ashâb-ı Meymene!
Ashabı Meymene,ashab-ı Yemin, İyiler,Ibadurrahmanlar,Ebrarlar olarak  geçer Kur’anda..
056.09-         Meş'eme Ashâbı, ne Meş'eme Ashâbı!
Bunlar kötülerdir.Ashab-ı Şimal.Mükezzibiyn, yalanlayanlar,yüz çevirenler.Kefer i Fecere.
056.10-      Yarışıp öne geçenler de öne geçmiş öncüler’dir.
İşte olunası seçilmişler ve öncü talihliler,kazandıkça kazanmış olanlar,gıbta edildikçe gıbta edilenler,zoru başardıkça başaranlar,Allah’ın verdikçe verdikleri mesut ve bahtiyar kulları bunlardır.
056.11-      İşte Onlar Muqarreb’dir.[1]

Ey Talib!
Ademoğlu üç sınıfa ayrılacağı gün,hangi sınıfta olacağınının  muhasebesini yaptınmı!? İyilerdenmisin yoksa kötülerin arasındamısın? Nerede  olduğun seni muhakkak ilgilendiriyor ve endişelendiriyordur. Durumunun muhakemesini yapmalı,eksikliklerin varsa ikmal etmeli,hatalar varsa af dileyib terketmelisin!. Bu gün A’raf tasın.Rabbil Alemiyn; A’raftakiler üzerinden, Dünyadakilere Cennet Ashabının ve Cehennem ehlinin halini tasvir etmekte bir tablo olarak nazarına sunmaktadır.Yarın ya iyilerin yanında olacaksın yada hüsranla karşılaşıp kötülerin yanında kendini bulacaksın.Bu dünyada nerede duruyorsan,  hesap Günündeki A'raf'ta da ayni yerde,konumda,sınıfta yerini alacaksın. Yeryüzü ayni zamanda bir A'raf.Ebedi hayat rehberimiz Kur'an-ı Azimüşşan Ademevladlarına nasihat ve uyarıları sadedinde;beşerin itikad ve amelleri çerçevesinde Ahiret Yurdunda insanların üç sınıf olacağını haber vermektedir : “Ve Sizler de Üç Sınıf olduğunuz zaman.[2]
Buyurulmaktadır.Bu üç sınıftan birinci ve ikinciler iyilerden üçüncüsü ise kötülerden oluşmaktadır.
          A)  Muqarrabun yani öncüler. Eimmetül Huda iyilerin imamları.Sabigun.Kendilerini Kurban edenler,(Grb) adayanlardır: Humeyni ra,Şeyh Said ra, Ömer Muhtar ra, Şeyh Ahmed Yasin ra, Şehid Abdulazizi Rantisi,Şehid Seyyid Kutup ra,Şehid Abbas Musavi ra ve isimlerini sayamadığımız yolumuzu aydınlatan daha niceleri gibi kendilerini Rablerine kurban eden  son yüzyılın tanınmış hidayet rehberleridirler.Birçoğu geçmiş ümmedlerdendir.Sabıgunu evveliyn.Birazı sonrakilerdendir.Onlar ne kadar da azdırlar.   
B) İyiler:Ashab-ı Yemin. Ashab-ı Meymene’de denmektedir Ibadurrahmanlar. Afganistan’da,Filistin’de,Bosna’da,Tahmili Körfez Savaşında canlarını Rablerine kurban eden muvahhidler bu sınıfı oluştururlar.Birkısmı önceki ümmedlerden bir kısmı da sonrakilerdendir.  
              C)Ashab-ı Şimal, Şimal Ashâbı!  yada Ashab-ı Meş’eme.  Bunlar kötüler,günahkarlar,mükezzibin,habis karakterlilerdir.Öncekilerden de sonrakilerdende çoğunluktur.[3] Bu sınıfın en azılıları da istikbar eden,küfrün önderleri denilen; eimmetül küfr’dür.
Şimdi sırasıyla bu üç insan sınıfının hususiyetlerini,Davete icabetleri karşılığında karşılaştıkları ilahi lutufları yada yüz çevirmelerinden dolayı elim azap sahnelerini Vahyin penceresinden görmeye çalışalım.
A)Muqarrebun;Kendilerini Qurban Edenler:
Vakıa Süresinde bu sınıf şöyle anlatılır;
“10- Yarışıp öne geçenler de öne geçmiş öncüler’dir.
Hayrda yarıştılar,fedakarlıkta yarıştılar,mallarıyla canlarıyla Rablerinin rızasını kazanmak için ceht ettiler.
056.11-      İşte Onlar Muqarreb’dir.
Onlar Muqarrebtirler.Nefislerini Allah’a  feda eden fedailerdir. Onlar Rablerine kendilerini Kurban olarak sunanlar, nefsi mutmainlerdendir. Allah onlardan razı onlar Rablerinden razı olarak Cennete girenlerdir.[4]
Muqarrebunla ilgili  anlatımlara Mutaffifin Süresinde devam edilir;
” 083.18-      Hayır, Ebrâr'ın Kitabı İlliyin'dedir.19-   İlliyin'in ne olduğunu İdrak ettin mi?20-Merkum bir Kitap’tır.21-    Ona Muqarreb olanlar Şahid’dirler. 22-Gerçek şu ki, Ebrâr, elbette Ni’metler içindedirler.23-Tahtlar üzerinde seyretmektedirler.24-      Ni’met’in Parıltısı’nı Sen Onların yüzlerinde tanırsın.[5]
Muqarreblere Rablerinin Lutfu olarak verilen nimetler:
anlatılır:
056.12-Ni’metler’le donatılmış Bahçeler'de.13-  Muqarrebunun çoğu geçmiş ümmetlerdendir.14-   Birazı da Sonrakiler’den.15-İşlenmiş Tahtlar üzerindedirler.16-Üstlerinde Karşılıklı olarak yaslanmışlardır.17-Çevrelerinde Ölümsüzlüğe ulaşmış Gençler dolaşır.18- Kaynağı’ndan Testiler, İbrikler ve Kadehler,19-  Ki bundan ne Başlar’ı ağrır ne de kendilerinden geçip Aqıllar’ı çelinir.20- Arzulayıp seçecekleri Meyveler,21- Canları’nın çektiği Kuşeti,22-  Ve İri Gözlü Huriler,23- Sanki Saklı İnciler gibi.24-Yapmakta olduklarına Karşılık olmak üzere.25-Orada  ne Boş Söz işitirler, ne de Günah’a sokma.056.26- Yalnızca bir Söz: Selam, Selam.”

Yine Mutaffifin Süresinde ise; bu nimetlere devamla, şöyle zikredilir;
083.24-Ni’met’in Parıltısı’nı Sen Onların yüzlerinde tanırsın.25-Onlar’a Mühürlü, katıksız bir Şarap’tan içirilir.26-ki onun sonu Misk’tir. Öyleyse, Değerli Şeyler’e ulaşmak için (can atanlar) bu (cennet içkisi)ni hedeflesinler.27-Onun Karışımı Tesnim'dendir.28-Bir (nimetin) Kaynak ki, Muqarrebler O’ndan içer.

Muqarrebuna lutfedilen nimetlerin harkuladeliği Onların yüzlerindeki hoşnutluktan anlaşılır.Onlara kişiye özel,katışıksız bir şaraptan ikram edilir. İçiminin sonu hatemu u misktir.Onun karşımı tesnimdendir.Muqarreblerin içtiği bir kaynaktan.İşte yarışacaksanız bunun için yarışın.Yarışmaya değer olan ancak budur.Hayrda yarışla kazanılacak olan ödül budur. Bu ödül ancak hayrda yarışanlara ve hayr  biriktirenlere sunulucaktır.

B)Ashab-I Yemin ;İyiler;Ashab-I Meymene
Ashab-ı yemin yada ashab-ı meymene ilgili olarak;Furqan Süresindeki anlatımlarda;
025 .63-      O Rahmân'ın Kulları, Arz’da alçak gönüllü olarak yürürler ve Cahiller kendilerine muhatap oldukları zaman da "Selam" derler.64-Onlar, Rabb'lerine secde ederek ve Qıyama durarak gecelerler.,65-Onlar: "Rabb'imiz Cehennem Azab’ını bizden geri çevir, gerçek şu ki, onun Azab’ı ödenmesi kaçınılmaz bir Borç " derler.66-"Elbette o ne Kötü bir Karargah ve ne Kötü bir Konaklama Yeri’dir."67-Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de kısarlar,  orta bir yol tutarlar..68- Allah ile beraber bir İlah'a dua etmezler. Allah'ın haram kıldığı Can’ı Haqsız yere öldürmezler ve Zina etmezler….”

Buyurulmaktadır.
Vakıa Süresindeki anlatımları şöyledir;
056.27-      Yemin Ashâbı, ne Ashâb-ı Yemin!.28-Yüklü Dallar’ı bükülmüş Kiraz,29-      Üstüste dizili Meyveleri sarkmış Muz Ağaçları,.30- Yayılıp uzanmış Gölgeler,31-      Durmaksızın akan Su,.32-Ve bir çok Meyveler arasında,.33- Eksilmeyen, yasaklanmayan,34-      Yüksekler’e kurulmuş Döşekler.35-Gerçek şu ki: Biz Onları yeni bir inşa ile inşa ettik. 36-      Onları hep Bakireler kıldık.37-Eşleri’ne Sevgi ile Tutkun, hep Yaşıt,.38-Yemin Ashabı olanlar için..39- Birçoğu Geçmişler’den.40-      Bir çoğu da Sonrakiler’den.
Ashabı Yemin le yani Ebrar/ iyilerle ilgili olarak Mutaffifin Süresindeki anlatımlar ise şöyledir:
083.18-      Hayır, Ebrâr'ın Kitabı İlliyin'dedir. 19-İlliyin'in ne olduğunu İdrak ettin mi?.20-Merkum bir Kitap’tır..21- Ona Muqarreb olanlar Şahid’dirler..22-Gerçek şu ki, Ebrâr, elbette Ni’metler içindedirler.23-Tahtlar üzerinde seyretmektedirler.24-      Ni’met’in Parıltısı’nı Sen Onların yüzlerinde tanırsın. .25-Onlar’a Mühürlü, Katıksız bir Şarap’tan içirilir. .26-Ki onun sonu Misk’tir. Öyleyse, Değerli Şeyler’e ulaşmak için (can atanlar) bu (cennet içkisi)ni hedeflesinler..27-  Onun Karışımı Tesnim'dendir. 083.28-Bir (nimetin) Kaynak ki, Muqarrebler O’ndan içer.
Süre i İnsan da Ebrar/iyiler öyle anlatılırki, Ebrar'a sunulan nimetler,büyük bir cehte ve sabretmeye değer olduğunu göstermektedir.
76/05- Elbette ki Ebrar/İyiler, Karışımı Kafur olan bir Kadeh’ten içerler.06-Allah'ın Kulları’nın kendisinden içtikleri bir Kaynak. Onu diledikleri Yer’e fışkırtır.

.07- Adakları’nı yerine getirirler ve Şerr’i Yaygın bir Gün’den korkarlar.08-Kendileri, Ona karşı duydukları Sevgi’ye rağmen (malı), Yoksul’a, Yetim’e ve Esir’e yedirirler.09- "Biz Size, ancak Allah'ın Yüzü için yedirmekteyiz. Siz’den ne bir Karşılık istiyoruz, ne de bir Teşekkür." (derler)10- "Çünkü Biz, Asık Suratlı, Zorlu bir Gün için Rabb'imizden korkmaktayız."11- Artık Allah'da, Onları böyle bir Gün’ün Şerr’inden korur ve Onlara  bir Aydınlık ve bir Sevinç verir.12-Ve Onları sabretmeleri dolayısıyla Cennet/Bahçe’yle ve İpek’le ödüllendirir.13-Orada, Tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Ne bir Güneş ve ne de Dondurucu bir Soğuk görürler.14-Gölgeler’i Yakın ve  devşirilmeleri kolay mı kolay (rızıklar).15- Çevreleri’nde Gümüş Billur Kaplar, Kupalar dolaştırılır.16- Gümüş Billur Kaplar, Onları belli bir Ölçü’yle tespit etmişlerdir.17-Orada Karışım’ı Zencefil olan bir Kadeh’den içirilir.18- Selsebil olarak adlandırılan bir Pınar.19-   Çevrelerinde Ebedî  Gençler dolaşır. Onları gördüğünde Saçılmış bir İnci sanırsın.20- Nereye baksan, bir Ni’met ve Büyük bir Mülk görürsün.21-Üzerinde Hafif İpek ve Ağır işlenmiş Atlas olan Yeşil Giysiler. Gümüş’ten Bilezikler’le bezenmişlerdir. Rabb’leri Onlara Tertemiz bir Meşrubat içirmiştir.22-  Bu, Sizin için bir Ödül’dür. Çabalarınız Teşekkür’e değer.

  
C)Ashab-ı Şimal;Ashab-ı Meş’eme:Mükezzibin.
Vakıa Süresinde;
056.41- Şimal Ashâbı, ne Şimal Ashâbı!.42-Hücreler’e işleyen Kavurucu bir Sıcaklık ve Kaynar Su,.43- Ve Kapkara Duman’dan olan bir Gölge içindedirler.44-  Ki o, ne Serin’dir, ne de Kerim..45- Çünkü Onlar, bundan önce Varlıkla şımartılmış olanlar’dı.46- Onlar, Büyük Günah üzerinde Israrlı davrananlar’dı.47-ve derlerdi ki: "Biz öldüğümüz, Toprak ve Kemik olduğumuz da mı, gerçekten Biz mi diriltilecek mişiz?"48- "Önceden geçmiş Atalarımız da mı?".49-De ki: "Elbette, Öncekiler de ve Sonrakiler de.".50-"Bilinen bir Gün’ün belli vaktinde elbette toplanacaklardır." 51- Sonra gerçekten Siz, ey Sapık olan Yalanlayıcılar,.52-Elbette  Zakkumolan bir Ağaç’tan yiyeceksiniz.53- Böylece Karınlar’ı O’ndan dolduracaksınız.54-    Onun üzerine de alabildiğine Kaynar Su’dan içeceksiniz.55- Üstelik içtikce susayan Hasta Develer’in İçişi gibi içeceksiniz.56- İşte bu, Onların Din Günü'nde Şölenleri’dir.57-Sizleri Biz yarattık, yine de Tasdiq etmeyecek misiniz? 58-Şimdi dökmekte olduğunuz Meni’yi gördünüz mü? 59- Onu Sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan Bizler miyiz? 60-Sizin aranızda Ölüm’ü Taqdir edenler Biziz  ve Biz önüne geçilecek olanlar değiliz.61- Benzerlerinizi getirip değiştirme ve Sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde inşa etme konusunda,.62- Andolsun İlk İnşa’yı bildiniz, ama Öğüt almanız gerekmez mi?.63- Şimdi ekmekte olduğunuz’u gördünüz mü?.64- Onu Sizler mi bitiriyorsunuz yoksa bitirmekte olanlar Biz miyiz?.65- Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten Onu birer Ot Kırıntısı kılardık, böylelikle şaşırırdınız.66- "Doğrusu Biz, Ağır bir Sonuç altına girip zorlandık,"67- "Hayır, Biz büsbütün Yoksun bırakıldık.".68-şimdi Siz, içmekte olduğunuz Su’yu gördünüz mü?69- Onu Sizler mi Bulut’tan indiriyorsunuz, yoksa indirmekte olanlar Biz miyiz?70- Eğer dilemiş olsaydık Onu Tuzlu kılardık, ama şükretmeniz gerekmez mi?71-   Şimdi yakmakta olduğunuz Ateş'i gördünüz mü?72- Onun Ağacı’nı Sizler mi inşa ediyorsunuz yoksa onu İnşa eden Bizler miyiz?73- Biz Onu hem bir Öğüt ve Hatırlatma, hem de İhtiyacı olanlar’a bir Meta kıldık.....................056.92-Ve eğer O Yalanlayan Sapıklar’dan ise,93-Artık alabildiğine Kaynar Su’dan bir Şölen vardır.94- Ve Çılgınca yanan Ateş'e bir Atılma da.95-     Elbette bu Kesin Bilgi ifade eden bir Gerçek’tir.96- Öyleyse Rabb'ini Yüce İsm’iyle tesbih et." buyurulmaktadır.
Mutaffifin Süresinde ise Ashabı Şimalle ilgili anlatımlar
083.07-Hayır, Fâcir olanlar’ın Kitabı şüphesiz Siccin'dedir. .08- siccin'in ne olduğunu İdraq ettin mi?.09-  Merkum (yazılı) bir Kitap’tır.10- O Gün, way haline Yalanlayanlar’ın.11- Ki Onlar, Din Günü'nü yalanlamaktadırlar.12-      Oysa O'nu Sınır tanımaz Saldırgan, oldukca Günahkar olandan başkası yalanlamaz.13- Ona Ayetlerimiz okunduğu zaman, "Geçmişlerin Masalları " dedi. 14-  Bilakis. Onların kazanmakta oldukları, Qalpler’i üstünde Pas tutmuştur. 15- Hayır, gerçekten Onlar Rabb'lerinden perdelenmişlerdir. 16-  sonra Onlar, kuşkusuz/kesinlikle  Cahim'e yollanacaklardır.17- sonra Onlara, "İşte Sizin yalanlamakta olduğunuz budur." denilmektedir.
A’raf Süresi
Bahçe ve Ateş Halqları: 40-47
007.40-Şüphesiz Ayetlerimiz’i yalanlayanlar ve Onlar’a karşı Büyüklenenler, Onlar için Göğün Kapıları açılmaz ve Deve de İğne Deliği’nden geçinceye kadar  Bahçe’ye giremezler. Biz Suçlular’ı böyle cezalandırırız."

Allah’ın Ayetlerinden yüz çevirenler ve Allah’a,O’nun Rasullerine, Kitaplarına,Halkına karşı büyüklenip kibirlenenler için artık göğün kapıları açılmaz ve deve de iğne deliğinden geçemiyeceğine göre Cennete giremiyecekleri hükme bağlanmıştır. Cehennem Mükezzibinin kaderidir artık.Onlar kendi  tercihleri ile bu kaderi hak etti.Cehennemden yataklar ve yorganlar içinde,boğazları yırtan zakkum ve kaynamış irin onların paylarına düşüenlerden sadece bir kaçı!Onlar kendi kendilerine,kendi elleriyle  böylece zulmettiler bu aşağılayıcı azabı hak etmiş oldular. Yeryüzünde henüz hayattta olan Mü’minler için Araf halidir bu. Rabbimiz Cehennemi,Ateş Ashabını böylece bize Tablolar halinde seyrettirmektedir. Cenneti ve Cennet ehlini de ayni şekilde  mü’minlere tasvir etmektedir. Yani olup biten neredeyse gözlerimiz önünde cereyan etmektedir adeta. Ders alıp Hak’ka uyanlar kurtulacak,gafletten silkelenemeyenlerinse kaybedecekleri bir serüven bu!
007.41- Onlar için Cehennem’den Yataklar ve üstlerine de Örtüler vardır. Biz Zulmedenler’i böyle cezalandırırız.
007.42- İnananlar ve Salih Çalışmalar’da bulunanlar -ki Biz hiç kimseye Gücü’nden fazlasını yüklemeyiz-  Onlar da Bahçe'nin Arkadaşları’dır. Onda Sonsuz olarak kalacaklardır.

İman edip salih amellerde bulunanlarsa Bahçe’nin Ashabıdır. Onlara güçlerinin üzerinde de yük yüklenmemiştir. Onlar ciddiyetle yükümlülüklerini yerine getiren,Rablerinden ıttiqa eden,dinlerini ciddiye alan sağlam adamlardır.Hayatlarında laubalilik görülmeyen,boş ve faydasız olan şeylere de bulaşmayan sorumluluklarını müdrik,ciddiyet sahibi,vakarlı kişilerdir. Üzerlerine rics bulaştırmamaya dikkat eden,bulaşırsa da Rablerinden mağfiret diliyerek temizleyen sağduyu sahibi neferlerdir. Müslümanların inançlarıyla uyum içinde olmayan bir yaşam tarzı içinde bocalamaları,salih ameller ve pratikler noktasındaki zaafiyetleri;ortaya koyulan yaşam pratiklerinin Vahiyle doğru dürüst bir kritiğinin yapılamaması,ciddiyetsizlik ve kalitesizlikten kaynaklanmaktadır.Bunun temelindede, dünya ile ilişkilerin Vahiy bağlamında inşa edilememesi bulunmaktadır.
007.43-Biz Onların Göğüsleri’nde Kin’den ne varsa çekip aldık. Altlarından da Irmaklar akar. Derler ki:" Bizi buna ulaştıran Allah'a Hamd olsun. Eğer Allah Bize hidayet vermeseydi Biz Doğru’ya erişmeyecektik. Andolsun, Rabbimiz’in Elçiler'i Haqq ile geldiler." Onlar’a: "İşte bu, yapmakta olduklarınıza Karşılık olarak Mirascı olduğunuz Bahçe'dir" diye seslenilecek.

Kişi ne kazandığına görmek için, ellerine baksın! Cennet kişinin elleriyle kazanımıdır.Elleriyle  Hayr biriktiren Cenneti kazanır. Servet biriktirense  ateşi hak eder.
007.44-Bahçe Ashabı, Ateş Ashabı’na seslenirler: "Bize Rabb'imizin wadettiği gerçekleşti, Size de Rabb'inizin wadettiği gerçekleşti mi?" Onlar da: "Evet" derler. Sonra içlerinden biri seslenir: "Allah'ın Laneti Zalimler’in üzerine olsun."
007.45- "Ki Onlar Allah'ın Yolu’ndan alıkoyanlar, onda Çarpıklık arayanlar ve Onlar Ahiret'i tanımayanlardır."
007.46- İki Taraf arasında bir Engel ve A’raf üstünde (Sur’un Burçları üzerinde)  de hepsini yüzlerinden tanıyan Adamlar vardır. Bahçe’ye gireceklere: "Selam size" derler, ki bunlar,  henüz girmeyen ama girmeyi umanlardır.

Hesap Günü İnsanlar bölük bölük,sınıf sınıftır. Kimileri Cennet’e girmiştirler,kimileri de Ateştedirler. Kimileri de daha henüz A’rafta  sırasını beklemektedirler.Yüksek burçlar üzerindeki görevliler;yüzlerindeki nurdan ve işaretten (alınlardaki secde izi)  tanıdıkları mü’minlere “Selam selam size” derler.
007.47-Gözler’i Cehennem Ashabı’ndan yana çevrilince: "Rabb'imiz, Bizi Zalimler Topluluğu’yla birlikte kılma" derler.
         A'raf’taki Tartışmalar: 48-53
007.48-      A'raf üstündeki Adamlar, kendilerini Yüzleri’nden tanıdıkları Adamlar’a seslenip derler: "Ne toplamış olmanız, ne de büyüklenmeniz Size Yarar sağlamadı."

Yine A’raf üzerindeki görevliler ayni şekilde yüzlerinden tanıdıkları adamlara (Mükezzibin yüzlerinde nurdan ve secde izinden eser yoktur. Onların yüzleri dünyada olduğu gibi somurtkan,kara kaya gibi soğuktur.) dünyada kenz edip biriktirdiğiniz ve yoksul ve mahrumların haklarını/paylarını mülkiyetinize geçirmeniz size bir fayda sağlamadı.Dünyadaki büyüklenmenizde bakın boşunaydı. Şimdi buradasınız ve kendi ellerinizle kendinizi aşağılayıcı bir azaba mahkum ettiniz. Aşağıladığınız ve haklarından mahrum bıraktığınız,bahçelerinizin yakınından bile geçmelerine izin vermediğiniz  o yoksul,mahrum mü’minlere ise;onlar korkmayacak ve mahzunda olmayacaklardır. Onlara; ”girin Bahçelere;selam, selam sizlere!” denecektir.Herkes ektiğini biçecek,ettiğini bulacaktır.
007.49-Kendilerine Allah'ın bir Rahmet eriştirmeyeceğine Yemin ettiğiniz Kimseler bunlar mıydı? Girin Bahçe'ye. Sizin için hiçbir Korku yok’tur ve Siz Mahzun da olmayacaksınız."
007.50-Ateş Ashabı, Bahçe Ashabı’na seslenir: " Bize biraz Su’dan ya da Allah'ın Size verdiği Rızıq’tan aktarın."
Derler ki: "Doğrusu Allah, bunları Küfredenler’e haram kıldı."

Dünyada Allah’ın insanlık için yarattığı nimetleri nasıl mahrumlara haram kıldıysanız,bu sefer burada mü’minlere lutfedilen nimetler de günahkar mücrimler olarak size haram kılınmıştır.O mücrimler dinlerini oyun ve eğlence edinmişlerdi.Olsada olur olmasada olur babından. Dünya hayatı onları ayartmış,dünyaperest kılmıştı.Bu hayatın sonu yok zannettiler ve bu zanlarına gerçekmiş gibi iman ettiler. Ahiret hayatının olacağına ve hesaba çekileceklerini unutmuşlar yada hiç inanmamışlardı.Böyle olunca Allah’ta onları O Gün unutacak(!) tır.
007.51-Onlar, Dinleri’ni bir Eğlence ve Oyun edinmişlerdi ve Dünya Hayatı Onlar’ı aldatmıştı. Onlar, bu Günleri’yle karşılaşmayı unuttukları ve Bizim Ayetlerimiz’i tanımadıkları gibi Biz de Bugün Onlar’ı unutacağız.
007.52-Andolsun, Biz Onlar’a bir Kitap getirdik, inanacak bir Qawm’e bir Hidayet  ve Rahmet olmak üzere bir Bilgi’ye dayanarak O’nu Çeşitli Biçimler’de tafsilatlandırdık.
007.53- Onlar, O’nun Te'wili’ne bakmazlar mı? Te'wili’nin geleceği Gün, daha önce O'nu unutanlar, derler ki: "Gerçekten Rabbimiz’in Elçileri Bize Haqq'ı getirmişlerdi. Artık Bize şefaat edecek yok mu? Veya Geri çevrilsek de işlediklerimizden başkasını yapsak." Kendilerini Hüsran’a uğrattılar. Uydurdukları Şeyler de onlar’dan uzaklaşmıştır.

Allah’tan niyazda bulunurken muqarrebsınıftan,Ebrardan olmayı  temenni etmeliyiz. Ibadurrahmanlar Rablerinden;    "Rabb'imiz, bize Eşlerimiz’den ve Soyumuz’dan Göz aydınlığı olacak armağan ver ve bizi Taqwa Sahipleri’ne Önder kıl," diyenlerdir.” Şeklinde niyazda bulunurlar.İbrahim ve İsmail Aleyhisselamın dualarında olduğu gibi;
002.128-"Rabb'imiz! İkimizi sana teslim olmuş kıl ve Zürriyetimiz’den da sana teslim olmuş bir Ümmet. Bize Menâsıq’ı göster ve Tewbemiz’i qabul et. Elbette Sen Tewwab'sın ve Rahim'sin."
002.129-"Rabb'imiz! İçlerinden onlara bir Elçi ba'set, onlara Ayetleri’ni tilawet etsin, Kitab'ı ve Hikmet'i öğretsin ve onları arındırsın. Elbette Sen Aziz'sin, Hakim'sin."[6]

Ey Ademin Evladları!Size hiçbir faydası olmayacak gelip gecici şeyler peşinde koşuşup yarışa tutuşmayın.Eğer gerçekten akleden bir kavim iseniz,yarışacağınız şey hayr olmalıdır. Hayrda yarışanlara verilen ebedi nimetler dünyadakiler gibi değildir.Yarışmaya değer olan Ahiret Yurdundaki nimet ve saadet dolu Bahçelerdir. Ya yatak ve yorganı Haviye olan Cehennem azabı!? Yiyecek olarak kaynar bir irin ve boğazı yırtarak geçen zakkum! Bu elim azab; fahşadan teberri etmeye değmezmi!? Fıtrata sadaqat göstermeye yetmezmi? Evet akleden ve düşünenler için bunların her biri Allah'tan sakınmaya,azmetmeye  değer konulardır.
83.22-Gerçek şu ki, Ebrâr, elbette Ni’metler içindedirler.23-Tahtlar üzerinde seyretmektedirler.24-Ni’met’in Parıltısı’nı Sen Onların yüzlerinde tanırsın. 25-Onlar’a Mühürlü, Katıksız bir Şarap’tan içirilir.26-Ki onun sonu Misk’tir. Öyleyse, Değerli Şeyler’e ulaşmak için (can atanlar) bu (cennet içkisi)ni hedeflesinler.27- Onun Karışımı Tesnim'dendir.28-Bir (nimetin) Kaynak ki, Muqarrebler O’ndan içer.[7]

Ey Talib!
 Her hayattaki insana olduğu gibi,Rabbin; sana gayb aleminden uyarıcı haberler,tablolar ve tasvirler lutfetmektedir.Ki Cennetin muhteşem ve harkulade güzelliği,çekiciliği ve cazibesini grüp salihatlara sarılasınız,cehenneminde dehşet verici azabına şahit olup fahşayı,kötülüğü terk edesiniz. Dünya bir nevi A’raf  konumunda. Geri dönme pişmanlığı daha henüz söz konusu değildir. Cehennemin elim azabından kurtuluş imkanı ve fırsatı henüz elimizdedir. Cennet Bizi beklemektedir. Yeterki Rabbine yönelme iradesini ortaya koyabilesin.Kişiye özel,mühürlü ve hatemuhu misk olan,şereflilere özel kadehlerde ikram edilecek bu nimet; azmetmeğe ve sabretmeğe değerdir.İşte yarışanlar bunun için yarışsın.Ne diye vaktinizi ve emeğinizi ölümle heba olacak ve ondan sonra da hiçbir fayda da sağlamayacak şeyler peşinde israf ediyorsunuz? İradenizi ve vaktinizi israf etmeyiniz. Mü’minler ömürlerini ve iradelerini tasarruf ederler. Tasarruf Rabbin öğrettiği ve istediği gibi davranmaktır. İsrafsa apaçık düşman olan şeytanın weswesesine uymak ve harcamaktır.Basiret sahibi ıbadurrahmanlar; dünyevi bağlardan kurtulmuş, Rabbe yönelmiş; bu hayatın sonunu hatemuhu misk kılmıştır. Görebilmek ve yaşayabilmek iradesi ve azmi ile Rabbimizin bir an dahi bizi bize bırakmaması,Ibadurrahmanlar olarak finali tamamlamayı nasip etmesi  dileğiyle.

Hülasa
Rabbül Alemiyn insanları açık açık uyarmakta,yol götermektedir.  Beşeriyet  Ahiret Yurdunda üç sınıf olacaktır. İman edenler,iyiler:Bunlarda iki kısımdır:Muqarrebun, çoğunlukla  geçmiş ümmetlerden,pek azı sonrakilerden.Diğeri Ashabı yemin. İyiler/Ebrar; Dünyadayken Allah'a ve Rasulüne iman etmişlerdir.Gayba inanır,Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri açıktan ve gizli olarak sarf ederler.Namazı ikame eder,zekatlarını verirler.haramlardan sakınırlar,hayırda yarışırlar.[8] Yaşam tarzları İslamın ilke ve kurallarına göredir.Dünya görüşleri Vahiyle oluşmuştur. Allah için severler,Allah için buğz ederler.Ahiret Yurdunda mükafat olarak onlara, Cennet ve hesapsız nimetler sunulacaktır.
Kötüler;Mükezzibin:Bunlar bedbahlardır. Dünyada Allah yokmuş gibi yaşarlardı.Ne haramı bilirlerdi,ne sevabı!Dünyaya,nefsani arzulara,zevk ve eğlencelere,moda,müzik,spora daldıkça dalarlar,Allahı unuturlardı.İstikbarın Modern laik yaşam tarzını kendilerine seçmişlerdi. Kimisi diliylede inkar eder,kimisi bizde inanıyoruz derlerdi.Ama Allah'ı hayatlarına karıştırmazlardı.Heva ve hevesleri ne emrediyorsa yerine getirirlerdi.Onlar böyle yaşayınca;yaptıklarına karşılık Allah ta onları Cehennemde unutacaktır.


Elhamdulillahirabbilalemiyn!




[1] Ayet mealleri; Kayseri Ulumul Hikme Okulu; Kemal Ersözlü’nün çalışmalarından alınmıştır.
[2] 56 Süre i Vakıa.
[3] 012.Süre i Yusuf 103-   “ Sen Şiddetle arzu etsen bile İnsanlar’ın Çoğu inanacak değildir.”

[4] 089. « Süre i Fecr 27- « Ey Tatmin olan Kişilik! 28-  Artık dön Rabb'ine, Hoşnut edici ve Hoşnut olunmuş olarak.  29-      Artık gir Kullarım’ın arasına, 30-  Gir Bahçem’e. »
[6] 2 Süre i Bakara
[7] 83 Süre i Mutaffifin
[8] 2 Bakara 177

5 Nisan 2010 Pazartesi

Vahiyle İnşa Edilen Selam Yurdu:Medine i Fazıla-2


Ali’nin Feryadını Anlamak


Atilla MORÇOL


 Ali’nin feryadına; Ammar bin Yasir’den, Abu Zer’den, Huzeyfe İbnül Yemani, Miktad bin Esved, Selman, Malik Eşter gibi bir avuç Peygamber Dostundan cevap gelir. Hüseyn ise Kerbela’da yapayalnız bırakılır!Neden!?Ali’nin ve Huseyn’in işaret ettiği fitne neden gerekli cevabı toplumdan alamıyordu? Oysa İmam Ali ve Huseyn ra;toplum tarafından peygamber evladı olarak görülüyor,ilim konusunda da tartışmasız bir konumları olduğuna inanılıyordu.Tüm rivayetler;İslam Toplumunun ekseriyeti tarafından “haklı” bulunduğunu,endişelerinin paylaşıldığını gösteriyor olmasına rağmen yine de yalnız bırakılıyorlardı! Bu ilginçtir ve analiz edilmeye değer bir konudur. Risaletin ilk yıllarından beri inşaa edilip, süregelen infak ahlakı ve züht; yerini biriktirme ahlakına, servet tutkusuna ve refah/ lükse düşkünlüğüne bırakıyordu.Bu bireylerin kendi tercihi çerçevesinde bireysel bir etkiye sahip toplum içinde lokal bir travma olsaydı buna kimsenin belki bir diyeceği olmazdı.Ama bu durum, İslam Toplumunun Ümmet dokusunu tehdit eden ve hızla yayılan bir virüstü ve derhal tecrit edilerek bertaraf edilmeliydi.Cahiliyenin aristokrat sınıfı,İslam Toplumu içinde yeni konumları ile,Kuran’ın hükümlerini değiştirmeye,infak ahlakından,servet biriktirmeye,israfa,refah içinde bir yaşama doğru savrulmaya ve kötü örneklikleri ile de halkı ifsada başlamışlardı.İnfak ahlakının ağır yüküne karşılık, tekasürün aldatıcı tatlı cazibesi tercih edilir olmuştu.Üstelik bunu Beytülmal üzerinden ve Kamu yetkilerini istismar yoluyla yapmaya başlamışlardı.Medine’deyken arpa çorbası ile karınlarını doyurup mutlu olanlar,Valiliklerini Bizansın ve Kisranın Saraylarına çevirdiler.Örneğin,Mısırın Yeşil Sarayı böyledir.İçindeki lüks,sefahat ve ihtişam;hem içindekileri ifsat etti hem de Toplumun tamah ederek savrulmasına neden oldu.Eski Düzenin aristokratları bir taraftan  yeniden zenginleşiyor bir yandan da  siyasi ve dolayısıyla askeri  gücü ele geçirmeye başlıyorlardı.Dünya nimetlerinin aldatıcı cazibesine bir avuç Adam’dan başka herkes kapılıp gitti.Mal tutkusu ve servet düşkünlüğünün yegane ilacı,infak ahlakıydı. Bu ahlak; gerçek arınmaya, Allah’a yönelmeye, ihlâs, takva ve sakınmaya götüren yoldu. Bu unutulduğunda, Ümmetin; adalet, eşitlik, kardeşlik çehresi ortadan kalktı. Güçlünün zayıfı ezdiği, istismarın egemen olduğu, tezatlar ve yanlışlıklarla hercümerç bir topluma dönüştü Ümmet. İşte bu duruma feryat etmişti; Ali ve Huseyn! Ve mal düşkünlüğü, servet tutkusu nedenleri ile yalnız bırakıldılar. Zira Ali (RA) “kim Beytülmalden haksız almışsa,onu eşine nikah mihri yapmış olsa da alıp Beytülmale katacağım” demişti.Unutulmaması ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken husus,Asrı Saadet Toplumunda insanların saygınlığı;Kur’ana ve Rasulullah’a itaatteki hassasiyetine bağlı idi.Bu Allah’ın koyduğu bir değer yargısıydı.Cahiliye döneminin kölesi Bilal,toplumun en saygınları arasındadır.Bir başka köle Salim bin Huzeyfe’yi,Kuba’da Muhacirlere imamlık yaparken görüyoruz.Rasulullah şöyle der;”Hepiniz (hangi kavimden,meslekten,zenginlik yada fakirlik fark etmez) Allah önünde bir tarağın dişleri gibi eşit konumdasınız.Efdaliyet takva iledir.Hanginiz daha çok ittika ediyor,üstün olan o dur.” Medine de saygınlığın yegâne ölçüsü; dine olan sadakatti. Öyle ki ilk olmak, Resulullah’ın övgüsüne mazhar olmak, Bedir’e katılanlardan olmak saygı,sevgi ve hürmet nedeniydi.Zenginlik,şan,şöhret,kavmiyetin bir değeri har biyesi yoktu Ümmet nezdinde. İnsanı Kamil; üstün ve saygın kabul edilmeye başladığında, o toplum Tevhidi bir topluma dönüşüyor demektir. Öylede oldu. Risaletin 23 Yıllık mücadelesi ile oluşan Tevhidi İslam Toplumu; Ümmet: Vahyin inşaa ettiği bir takva, züht, kıst üzerine kurulmuş bir toplumdu. Bu süreçte ve sonuçta İnfak Ahlakının çok büyük etkisi vardı. En değerli şeyler; mallar ve canlar Allah yolunda sarf ediliyorsa, dünyevi makamların, servetlerin, şan ve şöhret ve kavmi asabiyetin ne önemi vardı, ne değeri. Allah’ın rızası için hayatlarını adayan, kurban eden insanlar; Medine-i Münevvere yi oluşturdular. Saadet Asrı bu fedakârlık ruhu ile oluştu. Ne zaman ki İnfak ahlakından biriktirme ahlakına sapma baş gösterdi, işler ters gitmeye başladı. isardan yüz çevirip menfaatler ön plana çıkmaya, tesanüt bozulmaya, kardeşlik ve dayanışma ifsada başladı. Bu süreçle birlikte baş gösteren sınıfçı, saltanatçı, gösterişçi anlayışla birlikte, zenginlik; saygınlık nedeni olarak kabul görmeye başladı. Rasulullah sanki bu süreci görerek;”Hilafet benden sonra 30 yıldır, sonra ısırıcı meliklik dönemi başlar!” demişti. Öyle de oldu. Zira bu süreç sosyo ekonomik, siyasi yapıyı saltana dönüştüreceği sosyal kanunlar gereği idi. İmam Ali (RA) bu süreci durdurmaya çalıştı, gayret gösterdi ise de nafile. Bir kere nefiste olanlar değişmiş,bozulma süreci başlamıştı. Ne kadar zenginlik o kadar saygı ve hürmet, cahili anlayışı toplumdaki erdemleri bir bir yok ediyordu. Böylesi bir vasatta ebetteki Ali’nin ve Huseyn’in “çığlığı” bir yankı bulamayacaktı. Öylede oldu. Ama mağlup olurken batılı ebediyen mahkûm ederek bir yıldız gibi kayıp gittiler.

Vahiyle İnşa Edilen Selam Yurdu:İslam Milleti/Medine i Fazıla -1-



Vahiyle İnşa Edilen Selam Yurdu:
İslam Milleti/Medine i Fazıla



         Atilla MORÇOL
 


         
Mekke Hıra’da  Vahyin nüzulü ile başlayan son Risalet serüveni boyunca;Vahiyle adım adım,ilmek ilmek inşa olunan  Ibadurrahmanların [1] bir ümmet oluşturma gayretlerine şahid olmaktayız Rasulullah’ın rehberliğinde.Ümmetleşme çabalarının; Vahiy temelli ve takva eksenli bir çaba olduğu açıktır.Zaten ancak Allah’a yönelmenin yegane yolu da Vahiy temelli bir inşadan ve takvadan ibaret olduğu malumdur.İşte Allah Rasulü Vahyin ilahi Davet yöntemi gereği Mekke’de ve Medine’de  Ümmetin nüvesini teşkil eden ıbadurrahmanları yetiştirmiştir.Takvalı,güçlü,erdemli,sağlıklı,faziletli bir Cemiyet oluşturulması,elbette ki İslam davasının geleceği için hayati ehemmiyette olmazsa olmaz bir gerekliliktir.

 Kardeşlik konusunda sınıfta kalmış sözde bir İslam Toplumunun, tebliğ önünde büyük bir engel oluşturduğu  ve düşmanları karşısında  ezik  ve yenik olacağı malumdur.Bu gün görülen şey budur. Dolayısıyla, beşere; İslam’ı tebliğin sağlıklı ve müspet sonucu için güzel bir örneklik ortaya koyulması şarttır. İşte Rasulullah bir taraftan dini ibadi konuları anlatırken bir taraftan da ayni şekilde özgün bir İslam Milleti (Ümmet)  inşaası için gayret sarf ediyordu. Allah’ın razı olacağı,standardı yüksek bir kulluk bilinci ve pratiği için; Müslümanların yüksek kardeşlik şuuruna ve ahlakına sahip olması ,olmazsa olmaz bir gereklilik idi. Düşününüz ki, toplumsal açıdan; evlilik, komşuluk, akrabalık vb ilişkilerde, alış-veriş,işçi-işveren ilişkileri gibi ticari hayatta,Allah’ın hudutlarını gözetme noktasındaki  olabilirlik büyük ölçüde kardeşlik,hakkaniyet,merhamet gibi erdemli hasletlerden,bu hasletlerin ahlak ,huy,tavır edinilmesinden kaynaklanacaktır. Bu erdemler Allah’tan sakınma ahlakıyla birleştiğinde, İslam Milletinin Tevhidi altyapısı oluşmuş, inşa edilmiş olacaktır. Bu nedenle Kur’an; “ Müminler ancak kardeştirler..."[2] Buyururken, Rasulullah’sa sav; "Sizden biriniz kendi nefsi için isteyip arzu ettiğini mümin kardeşi içinde arzu edip istemedikçe mümin olamaz" ve "Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz" diye feryat etmektedir.
Hicretten yaklaşık beş ay sonra, Rasulullah sav Medinel'i Müslümanlarla (Ensar) hicret eden Mekkeli Müslümanları (Muhacir) bir araya topladı 45’i Muhacirden, 45’i de Ensar’dan olmak üzere 90 kişiyi kardeş ilan etti. Bu  uygulama dinin temel altyapısını fiilen hayata kazandıracak bir uygulamadır. İslam’ın temeli olan kardeşliğin toplumda asıl oluşunu perçinlemektir. Ki bu kardeşliğin "lafta" değil özde ve fiiliyatta  olması gerektiğini göstermiştir. Peygamber Efendimizin kurduğu bu kardeşlik müessesesi maddî-manevî yardımlaşma ve birbirlerine varis olma esasına dayanıyordu. Kur’an bu kardeşliği şöyle tasvir etmektedir; “"Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve imanı kalplerinde yerleştirmiş olanlara gelince, onlar, kendi yurtlarına hicret eden din kardeşlerini severler, onlara verilen şeyden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler, kim nefsinin ihtiraslarından korunur ise, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir"[3]
           Allah; Müslümanlardan, birbirlerini nefislerine tercih eden, yardımlaşan, seven, kulluk bilinci etrafında bütünleşmiş bir cemiyet oluşturulmasını dilemektedir. İslam Milleti öyle bir cemiyettir ki; isar esastır, sevgi, kardeşlik, yardımlaşma, kanaat, hayırda yarış cemiyet hayatında kendini her yerde ve her an hissettiren gösteren hasletlerdir. Rasulullah 23 Yıllık Risaleti boyunca hep bunu gerçekleştirmeye çalışmıştır ve bizatihi Vahiy de bu ideal toplum modelini inşaa etmeyi hedeflemiştir. Zira bu olmadan; gerçek bir Allah’a yöneliş, kulluk olamayacağı bilinmektedir. Dünyevi ve maddi bağların engelleyici etkilerinden ancak bu erdem ve hasletlerle kurtulunabileceği aşikârdır. Allah İslam Milletinin toplumsal, sosyal ilişkilerini kulluk ve akide ile ilişkilendirerek nasıl olması gerektiği bakın nasıl açıklıyor; “ Allah'a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk koşmayın. Anne Baba’ya Yakın Aqraba’ya, Yetimler’e, Yoksullar’a, Yakın Komşu’ya, Uzak Komşu’ya yanınızdaki Arkadaş’a, Yolda kalmışa ve Sağ Elleriniz’in Malik olduklarına güzellik’le davranın. Allah her Büyüklük taslayıp Böbürleneni sevmez. Onlar Cimrilik’te bulunurlar. İnsanlara da Cimriliği emrederler ve Allah’ın Fazlı’ndan kendilerine verdiğini Gizli tutarlar. Biz o Kafirler’e Aşağılatıcı bir Azab hazırlamışızdır. Ve onlar Mallar’ını İnsanlar’a gösteriş olsun diye infaq ederler. Allah'a ve Son Gün'e de inanmazlar. Şeytan kime Arkadaş olursa, artık o ne Kötü bir Arkadaş’tır. Allah'a ve Son Gün'e inanarak Allah'ın kendilerine verdiği Rızıq’dan infaq etselerdi aleyhlerine mi olurdu? Allah onları iyi Bilen'dir. Gerçek şu ki Allah Zerr’e Ağırlığı kadar Haqsızlık yapmaz. Bir İyilik olursa onu kat kat kılar ve kendi yanından pek Büyük bir Ecr verir.Her Ümmet’ten bir Şahid getirdiğimiz ve onların da üzerine Seni Şahid olarak getirdiğimiz zaman nasıl olacak? O Gün küfredip de Elçi'ye İsyan edenler, yerle bir olmayı severek isteyecekler. Oysa Allah'tan hiçbir Söz’ü gizleyemezler.”[4] (en-Nisa/36-42)”

      İslam; akide ile sosyal ilişkiler arasında birebir bir bağ kurar. Kendi nefsin için istediğini kardeşin, komşun içinde isteyeceksin buyurmaktadır. Aksi durumda iman edilmiş olunmayacağı uyarısında bulunmaktadır. Ya da birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız, böyle olunca da Cennete giremezsiniz buyrulmaktadır.[5]  Müslüman kardeşler arası yardımlaşma ve dayanışma ise Allah’ın yardımı ve korumasına neden olarak gösterilmektedir.[6]
Bir ihtiyaca mebni olarak elde tutulmayan yani ihtiyaç olmayan paralar, paraya çevrilmesi kolay mal ve mülk, kişiyi Allah’a yönelmekten alı koyar.  Rasulullah bu konuda Ümmeti uyarmak için güzel örneklikler ortaya koymuştur: Ebu Sirvea Ukbe b. el-Hâris (r.a) şöyle anlatır:Medine'de Hz. Peygamber'in (s.a) arkasında ikindi namazını kılmıştım. Selam verdikten sonra hemen ayağa kalkarak, cemaatin omuzları üzerinden atlayıp, zevcelerinden birinin evine gitti. Halk, onun acele kalkıp gitmesin­den endişe etti. Bir müddet sonra çıkıp geldi. Onun çabuk hareketi karşısın­da halkın şaşırdığını görünce şöyle buyurdu: "Evimizde bir miktar dinar ve dirhem olduğunu hatırladım. Bunun beni Allah'a yönelmekten alıkoymasın­dan hoşlanmadım da onun hemen dağıtılmasını emrettim".[7]
          Evet görülmektedir ki; vahiyle ve Resulullah’ın gayreti ile Medine’de inşaa edilen, tüm inananlar için örnek olan İslam Ümmetinin (Milletinin)  temelinde  kardeşlik, isar, yardımlaşma, dayanışma, sevgi önemli bir yer tutmaktadır. Böylece ticarette hırs ve ihtirasın önü alınmış, ilişkilerde hakkaniyet ve adalet gözetilmiş, kimse kimsenin kalbini kırma cesaretini kolayca gösterememiş, olmuşsa da derhal helallik dileme yoluna gidilmiştir. Kimse  komşusu açken tok yatma cesareti gösterememiş böylece taqva ve sakınma temelli bir İslam Milleti inşaa edilmiştir.
            Kardeşlik, sevgi ve merhamet temelli ilişkiler ve anlayışlar çerçevesinde inşaa edilen bu cemiyette; cahiliyeden farklı bir ticaret, farklı bir mülkiyet, farklı bir işçi/işveren ilişkisi hâsılı farklı bir Dünya anlayışı ile kendine özgü bir dünya görüşü ve yaşam tarzı ortaya koyulmuştur. Dinin inşaa ettiği yaşam biçimi her yönden ve her noktada cahiliyeden farklı bir kültür ve medeniyet ortaya çıkarttı. Kardeşlik temelli ve insan merkezli bir dünya kuruldu. Emri bil ma’ruf nehyi anil münker, tüm bireylerin; hak, adalet, kıst, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, sevgi temelli sosyo ekonomik-kültürel yapıyı korumada ahlak edindikleri bir ilke olmuştu.
Bu nizam Rasulullah’tan sonra 30 yıl kadar daha devam etti. O’nun da sağlığında işaret buyurduğu gibi ısırıcı, zalim sultanlar dönemi başladı. Tüm sistem felç oldu.Dünyevileşme biriktirme ile başladı.İki dirhemin bile Allah'ın Elçisini Allah'a yönelmede engel olma endişesi (Takva) ne sürüklemesi karşısında takipçilerinin mal yığma ve sefahata dalmaları durumunda nelerin başlarına geldiğine  hep şahit olduk ve bu günde şahid olmaktayız.Takva ve yardımlaşma duygusu köreldiğinde  Kardeşliğin yerini düşmanlık aldı. Yardımlaşma, dayanışma terk edilir oldu. Menfaatler ön plana çıktı.Servet biriktirmek,zenginlik  Efdaliyet konusu oldu. Sistem rayından çıktı. Bu günkü tüm sapmaların ve sorunların temlinde; o gün Nizamın rayından çıkışıyla başlayan sapmaların rolü olduğu ve ayni sapmaları yaşadığımız bir gerçektir.
Yeniden fabrika ayarlarına dönmeden,Vahiyle inşaa olmadan,Vahiyle arınıp,temizlenmeden ne Rabbe yönelmek mümkündür ne de adam olmak!Dünya ahiret yurdunun tarlasıdır.Dünyada  insanlığa hakkın şahitliğini gösteremeyenler Ahiret yurdunda kurtuluşa eremezler. 



[1] 25 Furkan “63-      O Rahmân'ın Kulları, Arz’da alçak gönüllü olarak yürürler ve Cahiller kendilerine muhatap oldukları zaman da "Selam" derler. 64-  Onlar, Rabb'lerine secde ederek ve Qıyama durarak gecelerler., 65-   Onlar: "Rabb'imiz Cehennem Azab’ını bizden geri çevir, gerçek şu ki, onun Azab’ı ödenmesi kaçınılmaz bir Borç " derler. 66-"Elbette o ne Kötü bir Karargâh ve ne Kötü bir Konaklama Yeri’dir."67- Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de kısarlar,  orta bir yol tutarlar.68- Allah ile beraber bir İlah'a dua etmezler. Allah'ın haram kıldığı Can’ı Haqsız yere öldürmezler ve Zina etmezler. Bunları yapan Ağır Ceza ile karşılaşır.”
[2] 49 Hucurat 10- “Mü'minler ancak Kardeş’dirler, öyleyse Kardeşleriniz’in arasını ıslah edin ve Allah'tan sakının, umulur ki esirgenirsiniz.”
         [3] 59 Haşr 9
[4] 4 En-Nisa 36/42
[5] Sahih i Müslim;Rasulullah buyurmaktadır;“Sizden hiç biriniz kendi nefsi için dilediğini (dinî kardeşi için de — Yahut komşusu için de — dilemedikçe (tam) îman etmiş olamaz.”  Yada “«Siz imân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (tam) imân etmiş olmazsınız. Ben size bir şey göstereyim mi; onu yaparsanız se­vişirsiniz? Aranızda selâmı ifşa edin”


[6] Riyazüs Salihin;Buhari ve Müslim’de geçmektedir. İbn Ömer'den (ra) Rasûlüllah'ın (sa) söyle buyurduğu rivayet edil­miştir: "Müslüman müslümanın (din) kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu düş­mana terk etmez. Kim (din) kardeşinin bir ihtiyacını karşılarsa Allah da onun bir ihtiyacını karşılar. Kim bir müslümandan dünya sıkıntısını giderirse, Al­lah da buna karşılık ondan kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntıyı gi­derir. Kim bir müslümanın ayıbını gizlerse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter."
[7] Riyazüs Salihin,Buhari ve Müslüm’de rivayet etmişlerdir.

1 Nisan 2010 Perşembe

İslâm’ın ‘yoldaş’ları (‘refîk’leri): Karmatîler

İhsan Eliaçık
İslâm’ın ‘yoldaş’ları (‘refîk’leri): Karmatîler
“Karmatî” ile “Kiremit” sözcüğü aynı kökten…
“Kiremit”, TDK sözlükte şöyle tanımlanmış: “Çatıları örtmekte kullanılan, kızıl toprağın renginde, pişmiş balçık levha…” (En fakir köyler taştandır ve üstü kiremittir.-F. R. Atay).
“Kermite” Nebati dilinde kırmızı göz anlamına geliyor. “Karmat”, aynı zamanda sıradan “köylü” demek. “Karmatîler”in lideri Hamdan b. Eş’as hem sıradan bir köylü (hamal) , hem de kırmızı gözlü, kısa bacaklı birisi… İsmailîlerden koparak başlattığı harekete de bu nedenle “Karmatîler” denmiş…
Bu durumda Karmatîler, “işçiler”, “köylüler” , “kızıllar” demek oluyor. Hareket mensuplarının birbirilerine “refîk” (yoldaş) diye hitap etmelerini de eklersek, İslam tarihinin tam ortasında (h.279/ m.892) Mezopotamya bataklıklarında ortaya çıkan Zenc Hareketi’nin (bkz. İslam’ın kayıp şehri: el-Muhtare başlıklı makale) mirasçısı olarak ortaya çıkan Karmatîler’in nasıl bir topluluk oldukları tahmin edilebilir…
Evet, konumuz ortaçağ İslam dünyasında “hayalet gibi dolanan” ve fakat aslında “ıpıssız aşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar”ın hikayesinden başka bir şey olmayan bir hareketin hikayesi…
Sarayların asude bahçelerinden bakarsanız ıpıssız aşiyanları, kimsesiz köyleri, çökük damları, Mezopotamya’nın bataklıklarını, bu bataklıklarda Afrika’dan getirilerek çalıştırılan köleleri, onların itirazlarını, isyanlarını, acılarını, umutlarını göremezsiniz…
Bunun için sarayın dışına çıkmayı, İslam tarihine başka bir pencereden bakmayı denemeniz gerekir.
Evet, İslam’ın öteki/aykırı tarihinden bahsediyoruz.
Bu yazıda konumuz, Zenc Hareketi’nin külleri üzerinde adalet, eşitlik, kardeşlik talepleri ile yükselmiş, mülkiyette ortaklaşacılığı savunmuş, İslam tarihinde doğal olarak ezilen kitlelerin ezeli önderi “Ali” yi bayraklaştırmış, İslam’ın öteki/aykırı tarihinden bir yüz: Karmatîler…
Yani İslam’ın okuduğumuzda bize başka bir dünyadan bahsediliyormuş gibi gelen bilmediğimiz, bilemediğimiz, yok saydığımız dram ve trajedilerle dolu tarihinden bir yaprak…
Önce tarihi arka plan…
Üçüncü halife Osman bin Affan’ın, ikinci halife Ömer bin Hattab’ın toprak politikasında yaptığı iki önemli değişiklik, sonraki yıllarda büyük toprak sahipleri ve onlara ikta edilmiş topraklarda çalışan işçiler, emekçiler, toprak köleleri yani marabalar ordusu oluşturmuştu.
Ömer bin Hattab’ın özellikle Kureyş’in toprak sahibi olamayacağı ve Medine’den çıkamayacağı yolunda getirdiği yasağın kalkmasının İslam tarihinde sanıldığından çok fazla etkisi olmuştur.
Halife Osman’dan sonra Emevîler ve ardından Abbasîler bir ganimet, rant ve toprak ağaları devletine dönüşmüştü. Arabistan’ın, Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın, Mısır’ın verimli topraklarına tek başlarına sahip olan aristokrat bir zümre ortaya çıkmış, saray hayatı, debdebe, tantana almış başını gitmiş, ezilen halk kitleleri adeta kaderine terk edilmiş, Afrika’dan (zenc), Hind’den (zutt) getirilen köleler bataklıklarda, pirinç tarlalarında, maden ocaklarında karın tokluğuna çalıştırılmaya başlanmıştı.
Sadece doğu eyaletindeki Hindukuş gümüş madenlerinde 10 bin işçi çalışmaktaydı. Altın batıdan, özellikle Nubya ve Sudan’dan getiriliyordu. Bakır Isfehan çevresinden elde ediliyordu. Basra körfezinden inci çıkarılıyordu. Altın ve zenci köleler Doğu Afrika’dan, misk Tibet’ten, kaliteli kumaş Malaga’dan, ipek elbiseler, toprak mamulleri ve kağıt Çin’den, kilim ve yaygılar Ermenistan’dan, baharat değerli taşlar, ilaçlar, mızraklar ve kafur Hindistan’dan, pamuk, ipek dokumalar, kağıt, kürk ve Asyalı köleler Maveraünnehir’den, kilimler, başlıklar, meyveler ve içecekler İran’dan, keten elbiseler, eteklikler ve yaygılar Bizans’tan getirilmekteydi.
Böylece muazzam servetlere sahip tüccar tabakası oluşmuş, bir kısmının serveti milyonlara varmıştı. Mustağni bir sermayedar sınıf (bahçe sahipleri) oluşmuş, anonim şirket (Şirket el-Daman), bağımsız şirket (Şirket el-Muvefaza) türünde doğudan batıya uzanan dev şirketler (küresel sermaye!) meydana gelmişti.
İmparatorluk topraklarında yaşanan muazzam gelişmenin (büyüme!) Karmatîlerin felsefi proğramı olan İhvan-ı Safa Risaleleri’nde sınıfsal analize tabi tutulduğunu görüyoruz. İhvan-ı Safa o günkü toplumu üç tabakaya ayırır: Zenginler, orta halliler ve yoksullar…
İmparatorluğun büyük şehirlerinde böylesi bir gelişme ve büyüme yaşanırken iç bölgelerde sefalet de alabildiğine derinleşmişti. “Ipıssız aşiyanlar, kimsesiz köyler, yıkık damlar” kendi haline terk edilmişti. Buralarda binlerce kişi zor şartlarda çalışmakta ve yaşamakta idi.
Statükocu fıkıh zekatı 40/1’de dondururken tarih akıyordu. Tarihin gerisinde kalmama çabası demek olan içtihat, bu uçurumu gidermek ve sefaleti ortadan kaldırmak için bir türlü işletilmiyordu. Böylece zekat kısa sürede nostaljik bir dini ritüel haline geldi, fıkıh kitaplarının sarı sayfalarına hapsoldu. Ama hayat durmadı, alabildiğine gelişti, karmaşıklaştı, çelişkiler derinleşti. Böylece İslam’ın yayıldığı yerlerde peygamberin rüyasının aksine zengin ile yoksul arasındaki uçurum kapanmak bir yana iyice açıldı…
Erken dönemlerden itibaren Mevâlîler, Şiîler, Haricîler, Mutezilîler, Horasanlılar, Hürremîler, Zenciler, İsmailîler, Karmatîler gibi isyan hareketlerinin yatağının işte bu “ıpıssız aşıyanlar, kimsesiz köyler, yıkık damlar” olduğunu görüyoruz. Sosyal hayat boşluk kabul etmez; İslam’ın imparatorluklarla birlikte ortaya çıkan müreffeh yüzüne karşılık, öteki yüzünün de beraberinde yükseldiğini, tarih boyunca isyanlarla kendini gösterdiğini görüyoruz.
Sünnî zihin “ıpıssız aşiyanlardan, kimsesiz köylerden, yıkık damlardan” çıkan bu hareketlerin tarihini bilmez. Saray tarihçileri bu hareketleri aşağılık yaftalarla mahkum ederler. Bu tür kitaplarda “zındıklık, sapıklık, dinsizlik, servet düşmanlığı, malda ve kadında ortaklık, namazı inkar, sünneti red, Kabe’yi yıkma, çapulculuk, haydutluk, teröristlik” gibi ithamların bini bir paradır.
İslam tarihini galiplerin gözüyle okuyanların beyinlerinin böyle yıkandığını, İslam’ın öteki yüzünün özenle yok sayıldığını görüyoruz. Bu amaçla el-Muhtare örneğinde olduğu gibi şehirleri yok edilmiş, kitapları yakılmış, tarihe sarayın penceresinden bakmamız sağlanmıştır.
Oysa tarihe sarayların penceresinden değil; “kimsesiz köylerin, yıkık damların” penceresinden bakabilmemiz lazım.
Buradan baktığımızda bambaşka bir tarih ile karşılaşırız.
Hamdan Karmat… Bir hamal…
Yaydığı fikirlerin adalet, eşitlik, kardeşlik, imamet esaslarına dayandığını görüyoruz.
Giderek küçük guruplar oluşturmaya başlıyor. Köylere, bataklıklara, kabilelere, Abbasî aristoklarının topraklarında çalışan tuz işçilerine, yenilmiş Zenci kölelere adamlar (daî) göndererek fikirlerini yayıyor.
Mevâlîler (Abbasî burjuva sınıfına dahil olmayan Müslüman sınıf) ve Zımmîler (Abbasî burjuvazisinden rahatsız gayr-i müslim sınıf) ve yönetimden rahatsız ezilen kitleler çağrısına kulak vermeye ve hareket giderek güçlenmeye başlıyor.
Karmatîlerin ilk günlerden itibaren eşitlikçi bir paylaşım hareketi olarak dikkat çekmeye başladığını görüyoruz. Harekete katılanlar için ilk farz “infak” (mal verme, paylaşım, bölüşüm) idi. Öyle ki bu namazdan bile önce geliyordu.
Hareketin sosyal hedefi zengin-yoksul ayrımını ortadan kaldırmak, köleliğe son vermek, toprak reformu yaparak iktalara (devlet tarafından zenginlere bağışlanan topraklar) son vermek, herkesi çalışır, üretir hale getirmek, İslam dünyasının hiçbir yerinde aç ve yoksul bırakmamaktı. Peygamberin rüyasında geçtiği gibi; bir kadın San’a’dan Hadremevt’e kadar tek başına gidecek, Allah’tan başka kimseden korkulmadığını görecekti... Bir adam elinde altın ve gümüşle günlerce dolaşacak, zekat verecek kimse bulamayacaktı…
Önce Ramazan ayındaki zekat, fitre ve sadakaları ortak bir havuza toplayarak başladılar. Harekete katılan her kadın ve erkek ortak havuza bir dinar verecekti. Hamdan Karmat buna giriş infakı (hijra) diyordu. Hareketin mensuplarından da ayrıca yedi dinarlık ahd veya mithak adı verdikleri yemin töreni infakı (bulgha) alınıyordu. Ayrıca 12 dinarlık tebliğe muhatap kişinin bölge daisi ile tanışması sırasında alınan vergi (necva) vardı. Giderek tüm servetlere beşte bir verme kuralı koydular.
Nihaî amaç giderek oranlı infaklardan özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı bir anlayışa geçmekti.
Bu amaçla Zenc hareketinin el-Muhtare şehri gibi, aşağı Mezopotamya’da “Dâru’l-Hicre” adlı bir şehir kurdular. Peygamberimizin hicret ettiği Medine’nin bir ismi de Daru’l-Hicre idi. Ona özenerek Medine’deki gibi bir “kardeşlik iktisadı” kurmak istiyorlardı.
Çok sayıda insan buraya toplandı. İşçiler, köylüler, efendilerinden kaçan köleler, kimsesizler, yoksullar akın akın şehre hicret etmeye başladı. Kimin neyi varsa buraya getiriyordu. Herkesten yeteneğine göre alınıyor, ihtiyacına göre dağıtılıyordu. Öyle ki kısa süre içinde silah ve at dışında özel mülkiyet “gönüllü” olarak kalktı. İranlı seyyah Nasır-Hüsrev Daru’l-Hicre’yi ziyaret ettiğinde insanların ne vergi, ne de aşar vergisi vermediğini söyler. Yoksul veya borcu olan bir kimseye işini kurması veya durumu düzelinceye kadar infak farzdı. Toplumun diğer mensuplarının ilk görevi buydu. Bunu yapmadan namaz kılması boşunaydı. Borç (karz/kredi) sadece ortak havuzdan (Beytu’l-mal) alınabilirdi. Bütün kredi ve borç işlemleri buradan yönetilmekteydi. Tahıllar ücretsiz değirmenlerde öğütülürdü. Değirmencilerin ücretleri ve değirmen için gerekli tamir masrafları kamudan (Beytu’l-mal) karşılanmaktaydı.
Halife Osman bin Affan’dan beri devam eden ikta (zengine toprak bağışı) sistemini kaldırdılar. Toprak köleliğine son verdiler. Yoksul çiftçilere ekip biçme karşılığı toprağın kullanım hakkını verdiler. Kimse toprağın sahibi olamazdı. Toplumsal servetin dışarı çıkışını önlemek amacıyla kurşundan para bastırdılar. Uzak Doğu ve Hindistan başta olmak üzere bir çok ülkeye dış ticareti teşvik ettiler.
İranlı seyyah Nasır-ı Hüsrev Daru’l-Hicre’yi 443/1053 yılındaki ziyareti sırasında gördüklerini hayranlıkla aktarır… Şehirde yaşayanların sahip oldukları sığırlar, mücevherler, eşya vb. şeyler toplandı. Her köyde güvenilir kimseleri dai olarak seçtiler. Karşılık olarak bu idareci yoksullara elbiseler temin ettiler ve halkın ihtiyaçlarını karşıladılar. Böylece şehirde yoksul hiç kimse kalmamıştı. Herkes topluma yaptığı infakla büyük bir mertebeye layık olmak için sabırla ve gayretle çalışmaktaydı.
Kadınların hepsi elde ettiklerini getirdiler ve hatta çocuklar mahsule dadanan kuşları korkutup kaçırtmakla kazandıkları paraları bile vermekte idiler. Hiç kimse kılıcı ve silahları dışında şahsi mülkiyete sahip değildi. “Madem ki toprağımız var, kardeşlerimiz var, güven içinde yaşayabiliriz, şahsi mal biriktirmemize gerek yok” anlayışı yerleşmişti. Tek bir yoksul ve sakat kalmamakla üzere açlar doyurulmakta ve çıplaklar giydirilmekte idi.
Karmatîlerin kurduğu düzen içinde kadınlardın rolü üst düzeydeydi. İdarede yer almaları, üst düzey toplantılara erkeklerle birilikte katılmaları kadınların hareketteki rollerini göstermesi açısından kayda değerdir. Ayrıca kadınlar da kazandıkları parayı bu sebeple birliğe ödüyorlardı.
Malatî gibi abdest alırken ibriğini bir cariyesi, havlusunu başka cariyesi tutan saray tarihçisi böylesi kadın-erkek kardeşliğini anlayabilecek kafadan yoksun olduğundan “Kadın erkek birlikte oluyorlar, erkeklerle rastgele yatıyorlardı” diye alçakça yazabilmektedir. Bu kafanın, örneğin Medineli Ensarın, Mekkeli Muhacirlere “İki eşim var, boşanayım biriyle sen evlen” demesini, “Karılarını misafirlerine sunuyorlardı” (!) diye yazması içten bile değildir. Kafa bu olunca dilin de zembereği olmuyor…
Anadolu’daki “Ahîlik” (kardeşlik) geleneği de Karmatîlerin felsefî proğramı olan “İhvan-ı Safa” risalelerine dayanmaktadır. Ahilikteki Lonca sisteminin İhvan-ı Safa Risalleri’nde yer aldığını Fuad Köprülü, Massignon ve Hodgson gibi yazarlar ittifakla söylerler. Lonca sisteminde bir borcun anapara dışında ödenecek miktarı yoktur. (Faiz yasaktır). Yıkıcı rekabete, tekelleşmeye izin verilmez. Ortaklaşa üretim ve paylaşım düzeni esastır. Böylesi bir esnaf ve ticaret anlayışı Karmatîlerin Daru’l-Hicre’sinde vardı. Osmanlı’nın ilk yıllarındaki Ahîlik ve sonraki yıllarda gelişen “Mirî” (kamu) toprak düzeni anlayışı da buradan gelmektedir…
Karmatîlerin namazı, orucu, haccı inkar ettiği iddiası meseleyi anlamamaktan kaynaklanıyor. Şöyle ki: Klasik Sünnîlik namaz, oruc, hac gibi “nusuk”ları temel farz, mülk ile ilişkiyi ise nafile derecesinde görür. Kırkta bir zekat yeterlidir. İnfak zenginin himmetine bırakılmıştır. Halife Osman’ın Ebuzer’e dediği gibi kimseye ihtiyaçtan fazlasını verme mecburiyeti getirilemez. Ama örneğin fıkıh kitaplarında geçtiği gibi kişi namaz kılmaya mecbur tutulabilir, hatta kılmazsa kırbaç cezası bile verilebilir. Aksi halde dinin direği yıkılır (!).
Karmatîler ise tam tersini düşünüyor. Onlara göre dinde aslolan mülk ile ilişkidir. Kırkta bir zekat oranı hem Kur’an’da geçmez, hem de tarihseldir, değişebilir. Esas amaç zengin-yoksul ayırımının ortadan kaldırılması, mülkiyet ilişkilerine sosyal adalet, eşitlik, hakça paylaşım getirmektir. Dinin temeli buradan ortaya çıkar. Namaz, oruc, hac gibi “nusuk”lar ise bireysel olup kişinin himmetine bırakılmıştır…
İşte bunu Sünnî zihin namazı, orucu, haccı inkar olarak anlıyor.
Bu nedenle Abbasî şehirlerinin ortasında dev camiler var, ezanlar okunuyor, cumalar kılınıyor, hac kervanları törenle uğurlanıyor, sokaklarda kadınlar çarşafa bürünüyor. Fakat aynı şehirlerde zenginler debdebe, yoksullar sefalet içinde… Cami önleri dilenciden geçilmiyor, uzak beldelerde ıpıssız aşiyanlar, kimsesiz köyler, yıkık damlar sefaletin kucağına terk edilmiş… Nusuklar devlet eliyle öne çıkmış, meydana dikilmiş, mülkiyet ilişkileri ise kişinin insafına, gönlüne, himmetine bırakılmış…
Karmatî şehrinde ise zengin yok, aç ve yoksul kalmamış, dilenene de rastlanmıyor. Şehrin meydanında devasa tapınaklar yok, isteyen cami yaptırıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor. Mülkiyet ilişkileri devlet eliyle öne çıkmış, meydana dikilmiş, nusuklar ise kişinin insafına, gönlüne, himmetine bırakılmış…
Siz olsanız hangisinde yaşamak isterdiniz?
Çağımızda bize ilham verecek hangisi?
Peygamberimizin her türden sünnetini küçük yaşlardan beri ezberlediniz: Sarık, cübbe, sakal, misvak, kabak yemeği… Oysa bunların sünnetle ne alakası var?
Ama bir sünnetlerin anası (ummu’s-sunne) var ki nedense kimse yanaşmaz: Mal biriktirmezdi!
Malum sünnet diye Kur’an’ın ete kemiğe bürünüşüne, peygamberimizde yaşar/yürür hale gelişine diyoruz.
Adam peygamberin kürsüsünden konuşuyor ve konuştuğu, yazdığı üzerinden mal biriktirmede hiçbir beis görmüyor. Peygamberden daha fazla mülk sahibi olmaya utanmıyor. Eğer bu mülk yığma matah bir şey olsaydı, kimse merak etmesin en önce Peygamberde olurdu. Öyle ya Allah “nimetini” en önce, herkesten önce resulünde görmek isterdi, değil mi?
Karmatî hareketinin en önemli yönü ilmî ve kültürel faaliyetlere verdikleri önemdir. Bu açıdan baktığımızda büyük alimler çıkardıklarını ve dev eserler ürettiklerini görüyoruz. En başta “İhvan-ı Safa Risaleleri”nin onlara ait olduğu biliniyor. İbn Nedim, hareketin ilk kurucusu Hamdan Karmat’ın kayınbiraderi Abdan’a ait olduğunu belirttiği dört eserden bahseder: Kitâbu’l-Hudûd, Kitâbu’l-Melâhim, Kitâbu’l-Mizân, Kitâbu’l-Makâsıd… Abdullah el-Mağribi ise Karmatîlerin hukuk normlarını oluşturan kişi olarak bilinir. 50 eseri olduğu belirtilir. Bu eserlerden 20 kadarı günümüze ulaşmıştır. En önemle eseri “Deâimu’l-İslâm fi Zikri’l-Helâl ve’l- Haram” Karmatî fıkhının abide eseri olarak kabul edilir. Arapça basımı mevcuttur.
Böyle onlarca alim ve fikir adamı yetiştirmişler. Ünlü Hallac-ı Mansur da Karmatî olduğu suçlaması ile 8 yıl hapiste tutulduktan sonra asılmıştır. Hallac’ın da Karmatî fikirleri doğrultusunda ihtiyaçtan fazla mal biriktirmeyi haram saydığı, devrin mülk sahiplerine Ebuzer gibi isyan ettiği, bir çok fakihin “Enel-Hak” sözünün idamı gerektirecek bir söz olmadığını, fıkhî mülahazalara dayanarak cevaz çıkamayacağını söylemesine rağmen, asıl sebep başka olduğu için idam edildiğini biliyoruz. Bizlere hep ‘kendini tanrı yerine koydu, onun için idam edildi’ diye öğretildi. Halbuki asıl sebep teolojik değil; ekonomi-politikti. “Lehu’l-mülk” diye haykırması, kavmin iktidar ve zenginlikten şımarmış ileri gelenleri (mele-i mütref ) takımına, müstağnilerine, bahçe sahiplerine isyan etmesiydi. Bu fikirlerin toplumda yayılması çok tehlikeli görüldüğü için ve o devirde bu fikirlerin savunulduğu ana muhalif akım Karmatîler olduğu için, onlara destek verdi. Bundan daha tehlikeli birisi olur muydu?
Karmatîlerin “Şiî” oluşuna gelince…
Doğrusu işin bu tarafı ile hiç ilgilenmiyorum. İlham alınacak hiçbir yön de bulamıyorum. Kanımca “Sunnî saltanat idelojisi” nasıl iktidar mezhebi olup devrini tamamlamışsa, “Şiî imamet mitolojisi” de ezilen kitlelerin bir zamanlar kurtuluş umudu idi. O da devrini tamamladı.
Cabirî’nin dediği gibi her ikisi de aşılmadıkça İslam dünyasının önünde yeni ufuklar açılmayacaktır.
İnşa çağında bize yeni bir dil lazım.
Sosyal adalet, infak, mülkiyet ve ekonomi-politik yaklaşımları bakımından Karmatîlik benzeri hareketlerde Peygamber ocağının ateşini gördüm. Geçmişin külüne değil; ateşine talipseniz yabana atmayın derim.
Bu nedenle de “İslam’ın ‘yoldaş’larının (‘refîk’lerinin)”, insana bir kez daha ‘tarih hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi’ dedirten yenilmiş ve fakat görkemli tarihini saygıyla selamlıyorum. Tabi çoğu dinî, felsefî ve mezhebî fikirlerinin zamanı geçti, devir çok değişti ama ekonomi-politik görüşlerinin gayet Kur’anî ve Peygamberimizin mülk ile ilgili tutumuna paralel olduğunu, bu nedenle de ilham ve esin kaynağı olabileceği görüşündeyim.
(Tavsiye kitap; Ortadoğu’da marjinal bir hareket: Karmatîler, Yrd. Doç. Dr. Abdullah Ekinci, Odak, Ank., 2005).
HABER10 .COM. dan Alınmıştır.