7 Kasım 2014 Cuma



MEVLANA VE TASAVVUF ANLAYIŞI


             Musab Seyidhan;Eğitimci/Yazar
             Konya;07.11.2014

         Objektif bir yazar, halkın algılarının peşine takılmadan, ilim ehlince bu konuda neler söylenmiş ve yazılmışsa onu dile getirmelidir. Yani halk dalkavukluğu yaparak, bir ekolün müntesipleri arasında yaygın olan görüş ve inanışları rivayet eden kişi değildir yazar. İşte bu araştırma yazımızda Mevlana’yı halk arasındaki algı ile değil, kitaplardan ve bizzat kendi beyitlerinden tanımaya çalışacağız. Kimseye yalan isnatta bulunmayacağız ve iftira etmeyeceğiz. Lütfen bu yazıyı bu gözle okuyun. Burada bizi ilgilendiren, birilerinin etkisinde kaldığı taassuptan dolayı alınganlık göstererek rahatsız olması değil, konunun objektif ve kitabî olarak ortaya konmasıdır. Bu araştırmamızda onu yaptık.
Mevlana ile ilgili okumalarımızdan ve dinlemelerimizden anladık ki, iki Mevlana varmış. Bunlardan birincisi büyük bir müfessirdir, şairdir, Kuran’ın hadimidir. “Men, bende-i Kur’anem eğer cân dârem. Men hâk-ı reh-i Muhammed muhterem. Eğer nakl küned cüzîn kes ez gûftârem. Bîzârem ez-u vezan suhen bîzârem. Yani bu can, bu tende olduğu müddetçe ben Kur’an’ın kölesiyim. Seçilmiş Muhammed’in yolunun tozuyum. Benden, başka bir söz nakledenler olursa, hem onu söyleyenden, hem de o sözden uzağım.” diyendir. Bize yüzyıllardır anlatılan gönül adamı, büyük sûfî şeklindeki işte bu Mevlana’dır. Ben, bu Mevlana’nın hayranıyım.
             İkinci Mevlana ise; dinlerin birleştirilmesini savunan, Moğol işgaliyle arası iyi olan bir şairdir. Bu Mevlana, kadını aşağılar, Kuran dışı hakikatleri savunur, hulul akidesine sahiptir, eserlerini hep Farsça vermiştir, hikâyeleri ağırlıklı olarak Tevrat’tan alınmadır, Türk İslâm’ının en büyük mimarlarındandır.
         Bu yazımıza konu olan ikinci Mevlana’dır. Çünkü halk arasında yaygın olarak bilinen ve Konya’da bulunan türbesi, bir mabed gibi ziyaret edilen odur.
           Celaleddin Rumi, Türk/İslam dünyasının, Türkçe konuşmayan, İran asıllı en büyük şairlerinden biridir. O, İran’ın Belh kentinde doğmuştur. Babası Bahaeddin Veled de Belh’in hem âlimlerinden, hem de sûfîlerindendir. Kelamcı Fahreddin Razi de Belh’lidir. Fahreddin Razi ile anlaşamayan Bahaaddin Veled burasını terk eder. Anadolu’ya gelir. Karaman’da yedi sene kalır. Daha sonra 1225 yılında Konya’ya gelip, yerleşir.
             Bütün bilgi ve belgeler Mevlana’nın ve çevresindekilerin Moğol yanlısı olduğunu göstermektedir.
Hocası Şems-i Tebrizi’nin sohbetleri olan “Makalat” adlı eseri incelendiğinde bu zatın Anadolu insanını Moğollara itaat etmeye ve Moğol yönetiminden razı olmaya çağırdığı rahatlıkla görülmektedir. Aslında bu fikri Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi de dile getirmektedir. Eflaki şöyle bir anekdot nakleder. Ulu Arif Çelebi, Moğolları destekliyordu. Moğollarla mücadele halinde olan Karamanoğulları, Ulu Arif Çelebi’ye niçin kendileriyle olmayıp Moğollardan yana olduğunu sorduklarında o şöyle cevap vermiştir: “Biz dervişleriz. Bizim nazarımız Allah’ın iradesine bağlıdır. O iktidarı kime verirse biz de onun tarafını tutarız” demiştir.
(Ahmed Eflakî, Menakibu’l-Arifin, C.2, s. 925-926)
          Tarihi belgelerle sabittir ki, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve hocası Şems, Moğol yanlısı bir politika izleyerek bunun mücadelesini yürütmüşlerdir. Bu siyasi düşüncelerinin mücadelesini vermişlerdir. Bundan dolayı o dönemde Moğol iktidarına muhalif olan çevrelerle de mücadele etmişlerdir. Moğolların hâkimiyeti altındaki Selçuklu devleti 1262 yılında bir ferman yayınlayarak, Türkmenlerin ve Ahilerin ellerindeki tüm zaviyeleri, tekkeleri, mülkleri, vakıfları müsadere yoluyla el konulur. Bu fermanda “Mevlana’yı şeyh olarak tanıyanlar hariç” ilavesi vardır. Yani Moğollar bu mana sultanının hâkimiyetini iyice perçinleştirdiler. Mevlana’ya intisap etmeyenlerin şeyhliğini kabul etmediler. (Murat Kayacan, Prof. Dr.Mikail Bayram ile Mevlana'nın Moğollarla ve Moğol yanlılarıyla ilişkileri üzerine bir söyleşi, http: //www. muratkayacan. net/content/view/30735)
Celaleddin Rumî, şeyhi ve maşuku Şems’in telkinleriyle kendini bâtinî ilimlere o kadar kaptırmış ki, tamamen kendi zihninin ürünü olan ve Hüsameddin Çelebî’ye yazdırdığı şiirlerini, Kuran-ı Kerim’le boy ölçüştürmüştür.
             Muhyiddin Arabî ve Vahdeti Vücut ekolü, Mevlana’nın tasavvuf anlayışını çok etkilemiştir. Sadrettin Konevi sayesinde anlaşılabilir hale gelen vahdeti vücut felsefesi Anadolu’da gerek elit tabaka tasavvufunu, gerekse popüler tasavvufu derinden etkiledi.
Mevlana ve hocalarının başlattığı ve 13. Yüzyılın sonlarındaki “Mevlevilik” diye adlandırılan hareket de aslında 1262 yılından itibaren uzun bir süre iktidar olmuş tasavvufi bir harekettir. Mevlana’nın mektupları ve sohbetleri incelendiği zaman, devrinin siyasileri ile iyi ilişkiler içinde bulunduğu ve belli bir siyasi kadronun fikri tabanını oluşturmaya yönelik faaliyetleri olduğu rahatlıkla fark edilebilmektedir.
Mesnevi sadece ilahi aşk kitabı değildir. Eşek ve kadının sapık ilişkisi, hamamda düzülen adamın hikâyesi, kadınlar vaazına çarşaf giyerek giden adamın sarkıntılıkları gibi birçok çirkin hikâyeyi ayrıntılı olarak Mesnevi’de görebilirsiniz. Mevlana’daki müstehcen hikâyelerde amaç pornografi değildir. Amaç bazı insanları hicvederek, aşağılamaktır. Yılancı hikâyesinde anlattığı, sevmediği bir kişi Ahi Evran’dır. Orada Ahi Evran’a hakaret eder. Zira Ahi Evran’ın mesleği gereği, kışın dağlarda zehirli yılan toplayıp, bunlardan panzehir, serum imal etmektedir. Bundan daha kötüsü de içinde binlerce gayri İslami unsur bulunan bu kitabını, Allah katından inmiş gibi sunmasıdır.
Yine Şems ve Mevlana kadın karşıtıdır. Kadın düşmanlığı onlarda son derece şiddetlidir. Bu düşüncenin temeli eski İran kültüründen kaynaklanır. Hümanizmin devasa şahsiyeti olarak takdim edilen Mevlana’nın kadına bakışı şu şekildedir; Eğer yol bilmezsen eşeğin dileğine aykırı hareket et; doğru yol, o aykırı yoldur. Kadınlarla meşverette bulunun, ne derlerse aksini yapın. Şüphe yok ki onlara aykırı hareket etmeyen helâk oldu.” (Mevlana, Mesnevi, C.1. 2955. Beyit  vd.) 
Kadında hayvan sıfatı üstündür. Çünkü kadının renge, kokuya meyli vardır. O eşek de çayırlığın rengini, kokusunu duyunca elindeki bütün deliller kaçıp gitti. (Mevlana, Mesnevi, C.5, 2465.beyit) 
Arşta oturup duruyordum. Anamın şehveti “inin” emri ile beni buraya attı. O tam yücelikten bir kocakarının hilesiyle rahim zindanına düştüm. Ruhu, tâ arştan bu yurda getirdi.” (Mevlana, Mesnevi, C.6, 2795. Beyit)
Mevlana sahabe hanımlarını bile zan altında bırakmaktan sakınmaz, onları savaşa gitmiş kocalarını aldatan ahlaksız kadınlar olarak tasvir eder.
         Fihi Mâ Fih’te şöyle bir hikâye anlatır: “Rivayet ederler ki; Peygamber, sahâbeyle bir savaştan gelmişti. Bu gece şehrin dışında yatacağız, yarın gireceğiz şehre diye davul çalın buyurdu. Ey Tanrı elçisi dediler, sebebi ne olabilir? Dedi, kadınlarınızı yabancı erkeklerle buluşmuş görürsünüz; canınız sıkılır; bir fitnedir, kopar. Sahâbeden biri (verilen emri) işitmeyip gitti ve karısını bir yabancıyla buldu.” (Mevlana, Fihi Ma Fih, 20. Bölüm, MEB Yay., İst /1990. s. 136-137)
Peygambere ve onun sahabesinin hanımlarına dil uzatmaktan çekinmeyen bunlar, Allah’ı koyunlarına alıp, onunla cima etmekten de utanmazlar: Şems-i Tebrizi’ye, karısı Kimya Hatun’u bazen Allah olarak, daha doğrusu ona Allah, karısı şeklinde görünürdü. Mevlana; bir çadırda Şems’i, karısı Kimya Hatun ile oynaşırken gördü. Mevlana oynaşmaları için biraz dışarıda dolaşıp, sonra hocasının yanına geldiğinde Şems; ‘O Kimya Hatun değildi. Yüce Tanrı beni o kadar sever ki, sevdiğim kimse suretinde yanıma gelir. Az önce senin beni halvet halinde gördüğün kadın da Kimya Hatun değildi, Allah Kimya Hatun şeklinde bana gelmişti’ der.” (Eflâkî, Menakıb’ul-Arifin, C.2, s.72)
Mevlana; Hallac-ı Mansur, Bayezdid-i Bistami, Ebul Hasan Harakani, Şakîk-i Belhî gibi İranlı, İran kültürünün temsilcisi bir mutasavvıftır ve bu mutasavvıflar Hulûliye mezhebindendir, Mevlana da Hulûliye mezhebindendir. Hulûl felsefesine göre, Allah insanlara hulûl eder/girer. Özellikle, Zerdüştler panteist, hulûliyecidirler. Bu Mecusi itikadına göre; kişi riyazet yaparak, bir takım çilelerle, zikirlerle Allah’la bütünleşir. Devamında Allah, insan benliğine hulul eder ve kişi artık ilah kesilir, artık konuştuğu her şey Allah’tan olur.” (Mikail Bayram, Anadolu İslam Algısının Oluşumunda Celaleddin-i Rumi-1, 2 www.youtube)
Mevlana’nın torunu ve onun felsefesini bugün olduğu gibi devam ettirmeye çalışan ve hiçbir takiyyeye de lüzum görmeyen Cemalnur Sargut Hanım aynen şöyle demektedir; “Aslında vahdet-i vücûd fikrine inanan ve kendini fenâ mertebesine ulaşmış olarak gören bir sûfî, doğal olarak Yaratıcı’nın sahip olduğu niteliklere, kendisinin de sahip olduğunu düşünür. Bâyezid-i Bestâmî, “İlmi Allah olan âlim, kitap olmaksızın ve ezberlemeksizin, O’ndan istediği kadarını istediği zamanda alır.” (Cemalnur Sargut, Allah Dostu Harakanî Hazretleri, Zaman Gazetesi, 14 Ekim 2012) 
            Mevlana, Mesnevî’sini kitabının başında şöyle över: “Bu kitap Mesnevi kitabıdır, Mesnevi, hakikate ulaşma ve yakin sırlarını açma hususunda dinin asıllarının, asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nın en büyük fıkhı, Tanrı’nın en aydın yolu, Tanrı’nın en açık burhanıdır. Mesnevi, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer (Nur24/ 35). Sabahlardan daha aydın bir surette parlar… Mesnevi, Mısır’daki Nil’e benzer. Sabırlılara içilecek sudur. Firavun’un soyuna sopuna ve kâfirlere ise hüsrandır. Nitekim Tanrı da, Hak onunla çoğunu azıtır, çoğunun da yolunu doğrultur demiştir. (İsra17/9) Şüphe yok ki Mesnevi, gönüllere şifadır, (İsra17/82) hüzünleri giderir, Kuran’ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin elleriyle yazılmıştır. (Abese78/ 13-6) Temiz kişilerden başkasının dokunmasına müsaade etmezler. (Vakıa56/79) Mesnevi, Âlemlerin Rabbinden inmedir. (Vakıa56 /80). Batıl ne önünden gelebilir, ne ardından. (Fussilet41/ 42). Tanrı onu korur, gözetir; (Hicr15/ 9) Tanrı en iyi koruyandır. Mesnevi’nin bundan başka lakapları da var (Mesnevi Manevî, Mesnevi Şerif, Saykalü’l-ervah/ Ruhların cilası), o lakapları veren de Tanrı’dır.” (Mevlânâ, Mesnevi C.I, Önsöz, Çev; Veled İzbulak MEB, İst.1991)
           Mevlana; Mesnevisine verdiği sıfatlar Kuran’ın sıfatlarıdır. “Mesnevi Âlemlerin Rabbinden inmedir; Bâtıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir” derken aklınca, Kuran’a nazire yapmaktadır, zira Kuran’da şöyle denmiştir. “O Kuran, eşsiz bir kitaptır. Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi çok övülen Allah’tan indirilmiştir. (Fussilet41/ 41-42) “Şüphesiz bu ayetler değerli ve güvenilir kâtiplerin elleriyle (yazılıp) tertemiz kılınmış…” (Abese78/11-6), “Ona ancak temiz olanlar dokunabilir” (Vakıa56/79)
            Eflaki, “Menakıb’ül Arifin” de şöyle bir hikâye vardır; Bir gün Sultan Veled buyurdu ki: Dostlardan biri babama şikâyette bulundu ve âlimler Mesnevi’ye neden Kuran diyorlar diye benimle bahse girişti; ben de Kuran’ın tefsiridir deyince babam bir an susup sonra; “A sersem dedi, niçin olmasın? A eşek, niçin olmasın? A kahpenin kardeşi niçin olmasın? Peygamberlere verilen harfi zarflarda Allah sırlarının nurlarından başka bir şey yoktur ki. Allah sözü, onların temiz gönüllerinden biter, ırmağa benzeyen dillerden akar. İster Süryanice olsun, ister Seb’ul mesani dilince… İster İbranice olsun… İster Arapça!”
Mevlana; Mesnevi’sinin vahiy mahsulü olduğunu pervasızca ilan eder; “Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya… Tanrı, doğrusunu daha iyi bilir ya, Tanrı vahyidir! Sofiler, bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir. Sen istersen onu gönül vahyi farzet… Gönül zaten onun nazargâhıdır… Gönül, ona agâh olunca nasıl hata eder? Ey mümin, sen, Tanrı nuruyla bakar, görürsün… Hatadan, yanılmadan eminsin!” (Mesnevi, C.4 1852-5.beyitler)
“Bu can, bu tende olduğu sürece ben Kur’an’ın kölesiyim” diyen bir Mevlana, Mesnevisi ile ilgili, bunları söyleyemez. Kur’an’ın kölesi olan Mevlana, birinci Mevlana’dır. Anlaşılıyor ki, Birinci Mevlana’nın sözleri ile ikincisininki birbirine karışmış. Uydurulan bir takım fıkraların, gerçek Nasreddin hocaya atfedildiği gibi… Onun için bu hakikatleri bilip gerçeğini, sahtesinden ayırt etmek zorundayız.
Mevlana, Hz. Ali’ye yazdığı naatta ona, Allah’ın niteliklerini vermekten de kaçınmaz: “O açıklayıcı imam, o Tanrı velisi safa ehlinin vücut güneşidir. Yerde, gökte, mekânda, zamanda Hakla duran o imamın zatî, iç ve dış temizliğiyle vasıflanmak vaciptir. Dünyevî ve beşerî sıfatlardan dışarıdır…Beka çevresinde döner dolaşır, yaratıkları yaratanın zati gibi o bakîdir. Hakkın yüksek sıfatları Ali’nin vasfıdır. Hakkın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrının zatına yapışmış, o olmuştur. Çünkü o, haktan hakla görünmüştür. O hazinenin nakdî, tükenmez ilimdi. İşte o ilimden maksût, Yüce Ali’dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilmez. Zira o hakîmdir, her şeyin bilginidir. İptidasız evvel o idi, sonsuz âhir de o olur. Peygamberlere yardım eden o idi, velilerin gören gözü de hakikaten odur. Yüzünün nurlu parıltısı, kendi ziyasından bir güneş yarattı. O, hak iledir; hak ondan görünür. Hakka ki, o hak ile ebedidir. Âdem’in toprağı onun nurundan idi. O sebeple meleklerin tacı oldu; Allah’ın isimleri ondan belirdi. O temiz ve yüce imamın ilmi sayesinde, Âdem her şeyi anladı. O nur tek olan yaradanın nuru olduğu içindir ki, melekût onun huzurunda secde ettiler. Evet, muhakkak ki, Âdem, o imamın nuru ile bütün ilâhi isimleri bildi… O, bütün peygamberlerin sırrında idi. Cenabı Mustafa: “Benimle açıkça beraber bulundu” dedi. Dinde evvel, âhir o idi. Allah ile içli, dışlı o idi... İşte bunları söyledim ki, bu yüksek mananın nüktesini öğrenesin de yüksek velâyete eresin. Sence apaçık bilinsin ki, hakkıyla yüce olan odur. Ey efendi! Benimle boşuna kavga etme, bu böyledir. Hakikat budur ki, hepimiz zerreyiz, güneş odur. Biz hepimiz damlayız, deniz odur. (Mevlana, Divan-ı Kebir’ den Seçme Şiirler, C.1, MEB Yay, İst.1989, s.3-5) 
            “Cihan var oldukça Ali var olur. Cihan var olurken de Ali vardı. Cihanın temeli suret buluncaya kadar var olan Ali idi. Yer resmedilinceye, zaman husule gelinceye kadar var olan Ali idi. Veli, vasiy olan Şah Ali, cömertliğin, keremin, bağışın Sultanı Ali idi. Ali’den ötürü melekler Âdem’ e secde ettiler. Âdem bir kıble gibi idi, secde olunan Ali idi! Âdem de, Şit de, Eyyup da, İdris de, Yûsuf da, Yûnus da, Hûd da, Mûsa da, İsa da, İlyas da, Salih de, Dâvut da Ali idi! Nefsin tamamından ötürü cihan sofrası üzerinde elini bulaştırmayan kahraman aslan Ali idi. Kuran’ın yer yer ayetlerinde Tanrının ismetini vasıf ile övdüğü Kuran sırlarının kâşifi Ali idi. Kapısının toprağı kadir ve kıymette Arşın semasından daha ileri geçen, o durmadan hakka secde eden ârif Ali idi… Âfaka her bakışımda gördüm ki, yakîn yüzünden her varlıkta var olan Ali idi. Bu küfür olmaz, küfür olan söz bu değildir.” (Mevlâna, Divan-ı Kebir’ den Seçme Şiirler, MEB Yay, c.2, s.156 vd.) 
Aklı evveller, “Hz. Ali’ye yazılan bu naat, aşk ile yazılmıştır, lütfen akılla değil de gönülle anlamaya çalışın” diyerek bu saçmalıklara kılıf bulmaya çalışmışlardır.
Yine Mevlana, hac ile şu şekilde alay eder; “Fakir, hane halkı kalabalık bir Pir (yaşlı şeyh) ‘Ey Bayezid nereye gidiyorsun? dedi. Bayezid, ‘Kâbe’ye gidiyorum’ diye cevap verdi. Pir dedi ki; ‘Yol masrafı olarak yanında ne var? Bayezid, ‘İki yüz dirhem gümüşüm var’ deyince, Pir, ‘Etrafımda yedi kere tavaf et. Bu tavafı hac tavafından daha makbul bil. O dirhemleri de, ey cömert kişi, bana ver. Bil ki hac ettin, umre ettin, Safa’ya koştun, Sa’y erkânını yerine getirdin. Allah hakkı için O beni kendi evinden üstün kıldı. O Kâbe’yi kurdu kuralı orayı bir kere ziyaret etmedi. Ama benim bu beden evimden hiç çıkmadı.” (Mesnevi, C.2, 2238-2243.beyitler)
                  Bununla da yetinmeyerek, peygamberden üstün olduğunu şu sözlerle ifade ediyor; “Bugün Ahmed benim; Ama dünkü Ahmed değil. Bugün anka benim; Ama yemle beslenen kuşcağız değil.” (Mevlânâ Celâleddin, A. Gölpınarlı, İnkılâb Kitabevi, İst/1985, 4.basım, s.203)
“Seçilmiş Muhammed’in yolunun tozuyum” diyen Mevlana, bunları da diyemez. Bu söz birinci Mevlana’ya aittir.
           Ve devamla, Allah olduğunu söylüyor; “Enelhak kadehiyle bir yudumcuk içen sızdı Tanrılık şarabından. Şişelerle, küplerle içtim ben, sızmadım, ben, sultanların aradığı sultan. Ben hacetler kıblesiyim. Gönlün kıblesiyim ben. Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim ben.” (A. Gölpınarlı, a.g.e. s.292)
Mevlana, bir işin yapılmasını emreder. Şeyh Muhammed Hâdim, ‘İnşaallah (Allah dilerse)’ deyince Mevlana bağırır. “A aptal, ya söyleyen kim?” Fakat bu Tanrılığı yalnızca kendisine hasretmez. Ona göre; herkes Tanrı’dır ve insan insanlığını anlayınca O olur.” (A.Gölpınarlı, a.g.e, s. 196)
“Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkekte, kadında söze ve vasfa sığmaz ruh! Erkek, kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir, sensin. Birler de aradan kalkınca kalan yalnız sensin. Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i vücuda getirdin. Bu suretle “ben” ve “sen”ler, umumiyetle bir can haline gelirler, sonun da sevgiliye mustağrak olurlar.  (Mesnevi, C. 1,1785-8 beyitler) 
               Burada da, dediğine göre, Allah, kendi kendisiyle oyun oynamak için, kedisinden bir parça olarak öbür yaratıkları meydana getirmiş. Böylece iyi ve kötü, doğru ve yanlış diye bir şey olmadığını, oynanan oyunun -karşı rakipler olmadığından- ciddiyeti olmayan bir oyun olduğunu söyler.
Hatta Musa ile Firavunun aynı şahıs olduğunu, dolayısıyla küfür ile İmanın aynı şey olduğunu söyler. Şöyle ki: “Renksizlik âlemi, renge esir olunca bir Musa, öbür Musa ile savaşa düştü. Renksizlik âlemine ulaşırsan Musa ile Firavun’un karıştığı âleme erişirsin.”
(Mesnevi, C.1, 2467-8.beyitler)
Mevlana, kendisinin hakikatler ve dinler konusundaki görüşünü anlatırken, kendisinin böyle şeylere bağlı olmadığını, mızrağın kalkanı deldiği gibi, böyle şeylerden kurtulup uzaklaştığını anlatmaktadır. Ona göre, geceyle gündüz birdir, dolayısıyla aydınlıkla karanlık da birdir ve kesin hakikat diye bir şey yoktur. Kesin hakikat kabul etmemekle de, bütün dinlerin aynı olduğunu söyler.“Mızrak, kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim. Ondan dolayı bence bütün şeriatlar, bütün dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı.” (Mesnevi, C. I, 3503–3504. Beyitler)
             Mevlana, ne kadar büyük evliyadır bilemeyiz ama şeyhinin içki içtiği herkesin malumudur. Hatta onun içki içmesi ile ilgili takılanlara çok ağır küfürler etmektedir. Mevlana’ya bir gün fakihler, şarap helal mi, yoksa haram mı? diye takılırlar. Maksatları Şems-i Tebriz’e laf sokmaktı. Mevlana bunun üzerine şöyle dedi;
“İçse ne çıkar? Bir fıçı şarabı denize dökseler denizi bozmaz. Böyle tuzlu denize düşen her şey tuz hükmüne girer. Bu denizin suyuyla abdest almak, onu içmek caizdir. Fakat küçücük havuzu şüphesiz bir damla şarap pisletir. Böylece tuzlu denize düşen her şey tuz hükmüne girer. Eğer Şems-i Tebriz içiyorsa ona her şey mübahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kahpenin kardeşi yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır.” (Menakıb’ül-Arifin, Eflaki, C.2, s. 72)
             Mevlâna, nihayet halka haram olan şarabın Kalenderilere helâl olduğunu söyler ve derki; “Zevk veren her şey, şu aşağılık kişiler, bir delil elde edip dadanmasınlar diye yasaklanmıştır. Yoksa şarap, çeng, güzel sevmek ve semâ, haslara helâldir, aşağılık kişilere haram.” (A. Gölpınarlı, İnkılâb Kitabevi, İst/1985, 4.basım. s. 198-200)
           Mevlâna’da fatalizmin/kaderciliğin en katmerlisini görebilirsiniz. “Kimin haddi vardır ki kendiliğinden, Tanrı hükmüne esir olmuş bir kişiye kılıç vurabilsin! Çünkü Tanrı, kimin gözünü açmışsa o adam bilir ki katil, takdirin esiridir. O takdir kimin boynuna geçmişse kendi oğlunun başına bile kılıç vurmuştur. Yürü, kork ve kötüleri az kına; takdirin hüküm tuzağına karşı aczini bil!” (Mesnevi C. 1, 3889-92.beyitler)
                Görüldüğü gibi, onlara göre iyilik ve kötülük mukadderatın eseri olup, iyi ve kötü, suç ve suçlu yoktur.
Mevlana dini ilimleri öğrenmeye de karşıdır; İlim dediğin, hocadan, kitaptan öğrenilmez, direk Allah’tan alınır(!) “Tanrı’dan vasıtasız verilmeyen ilim, gelini süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi diri kalmaz uçup gider.” (Mesnevi, C.I, 3449.beyit)
              “Şeyh, Tanrı gibi aletsiz işler görür, Müritlere sözsüz dersler verir.” (Mesnevi, C.2, 3323.beyit)
Mevlana’ya göre, ilahi hakikatler akılla kavranamaz. Ona göre aşk ve vecdle anlaşılan ilahi gerçek karşısında akıl, çamura batmış eşek gibidir. Ona göre akıl, körün elindeki değnek gibidir. (Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, s.157-8)
             Aklı kullanan, onunla kıyas yapan kişileri İblis’e benzetir ve “İlk kıyas yapan İblis olmuştur” der.
Şems, şer’i ilimlere “kıl-ü kâl /dedi kodu” der. Güya Şems, Mevlana’nın tüm kitaplarını havuza atar. Mevlana; “Biz Kuran’ın özünü ve ruhunu aldık, postunu köpeklerin önüne attık” diyerek Kuran’ın bir kısmını gereksiz olduğunu söyleyebilir. Ebussuud Efendi’nin bu konudaki fetvası çok nettir: “Bir kimse Mevlana’nın Mesnevisini okumak, Kuran’ı okumaktan daha faziletlidir, zira Mesnevi Kuran’ın özüdür dese” kâfir olur ve katli helal olur” der. (Süleyman Uludağ, a.g.e. s.141-2)
             Fazla söze hacet yoktur. Mesele anlaşılmıştır. Takdir ve tercih okuyucularımızındır.


13 Ağustos 2014 Çarşamba




Gerçek İyilik ve Kurtuluş!

Konya;13.08.2014

“Sevmekte olduğunuz şeylerden (Allah yolunda) sarf etmedikçe, (gerçek) iyiliğe aslâ erişemezsiniz. O hâlde her ne sarf ederseniz, artık şübhesiz ki Allah, onu hakkıyla bilendir.” Al-imran/92

Asla erişemezsiniz İYİLİĞE,çok sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça.

Allah yolunda İnfak/harcamak;Birrin/iyiliğin şartı olarak vurgulanıyor. Birr nedir? Yine Kuran cevap veriyor;

Bakara 177 ye bakalım Rabbimiz nasıl açıklıyor ayetleri ayetlerle!

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere ve kitaba iman edenin; malını çok sevmesine rağmen onu akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle ve esirlere verenin; namazı dosdoğru kılanın; zekâtı verenin; sözleştikleri zaman gereğini yerine getirenin; sıkıntıda, darlıkta, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanda sabır gösterenin eyleminden oluşur. İşte doğru olanlar bunlardır; işte sakınanlar da bunlardır.”

İman etmek,Allah yolunda infak/harcamak,ahitlerini yerine getirmek,savaşın kızıştığı anda sabretmek;işte doğruluk budur ve muttakilerde bunlardır.

İhlas ve samiyyet,sadakat ve bağlılık;iman etmekten, çok sevilen,çokça meyledilen malı Allah yolunda harcamaktan/infaktan,ahidlerine riayet etmekten,cihada sabretmekten geçiyor.

İşte doğru olanlar ve muttakiler İman edip,Allah’a güvendiklerini mallarını sarf ederek gösterenler,canlarını Allah’a adayanlar,ahidlerine sadakat gösterenlerdir.

Kurtuluşa erenlerde bu hususlarda hassasiyet gösteren muttakilerdir.

Şimdi Siz hala kırkta bir “zekatla” kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz.Ya da infak (Bakara 219*) malınızın ne kadarını harcamanız konusunda farzdı,vacipti,sünnetti tartışmasına mı giriyorsunuz? Ya Tevbe Süresindeki “kenz”* ayetleri!? Neshe dildiğini mi söylüyorsunuz!?

O halde takvaya ulaşamaz,çok meyilli olduğunuz malınıza kıyamaz,Tevbe 34 teki tehditten kurtulamazsınız.

 *1 Bakara 219” Sana alkol ve kumar hakkında soruyorlar. De ki: “Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından büyüktür.” Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. “İhtiyaç fazlasını” de. Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor.”

*2 Tevbe 34 “Ey inananlar! Hahamlar ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler. Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele.”

 

15 Aralık 2013 Pazar




Mevlana hakkında yanlış bildiklerimiz 

 
 AYŞE
HÜR
Mevlana, İslam düşünürlerinin iddia ettiği gibi ne heterodoks mezheplere hoşgörülü, ne 'ortodoks' Sünni biri ne de 'dehri'dir... Belki de zaman zaman hepsidir.

Yıllardır 17 Aralık’ta yapılan Şeb-i Arus törenlerine rastlayan günlerde Mevlana hakkında bir yazı yayımlamaya niyetlenirim ama gündemi meşgul eden bir başka konu beni yolumdan döndürür. Bu yıl böyle olmayacağına dair kendime söz vermiştim ama bu sefer de bu devasa hayat hikâyesini gazete sayfasına sığdırma sorunu yolumu kesti. Sonunda, Mevlana hakkında doğru bilinenleri değil de yanlış bilinenleri (elbette uzmanları bunları biliyordur) esas alan bir yazıda karar kıldım.


BU DİZELER MEVLANA’YA MI AİT?

Önce defalarca düzeltilmesine rağmen ‘galat-ı meşhur’ haline gelen bir yanlış bilgiyle başlayalım.

“Gene gel, gene gel!
Her ne olursan ol, gene gel!
Kâfir isen de, Mecûsî isen de, putperest isen de gene gel.
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil;
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!”

Bu dizeler Mevlana Celaleddin Rumi’ye atfedilir, ama bu doğru değildir. Ziya Paşa’nın topladığı Harabat adlı antolojide bu rubai, Orta Asyalı Sufî şair Ebu Said Fazlullah bin Ebu’l-Hayr’a ait olarak kaydedilmiş. Üstelik Ebu’l Hayr’ın daveti İslam’a değilmiş. Yanlış bilgi, Konya Mevlana Dergâhı’nın kütüphane memuru Necati Bey’in, bu rubaiyi araştırmadan ‘Mevlana rubaisi’ diye etrafa yaymasından kaynaklanmış.

Söz edebi kimliğinden açılmışken birkaç başka yanlışı daha düzeltelim. 1258-1273 yılları arasında iki yıl bir duraklama hariç 13 yılda yazılan 25.618 beyitlik Mesnevi’nin sadece ilk 18 mısraını (‘Mesnevi’nin Fatihası’ denilen bölümü) Mevlana yazmış, geri kalanı o söylemiş, son halifesi Çelebi Hüsameddin ve diğer dostları yazmıştır.

Mevlana’nın pek ünlü sözlerinin yer aldığı Divan-ı Kebir adlı eser de tümüyle Mevlana’ya ait değildir. Bazı basımlarında 60 bin, bazı basımlarında 15 bin kadar dizeden oluşan, konunun uzmanı Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre ise aslı 43.561 beyit olan ve 18 veya 21 ayrı şair tarafından yazılan rubailerin toplandığı bir şiir antolojisi olan Divan-ı Kebir’de Mevlana’ya atfedilen gazeller, eserin en fazla üçte birini oluşturur.

1.753 rubaiyi içeren Rubailer’in de sadece bazılarının Mevlana’ya ait olduğu kabul edilir ama bunların kalitesi uzmanlarca Mesnevi’dekilere uzak bulunur.

Mevlana’nın dost ve akrabalarına, özellikle de Selçuklu emir ve vezirlerine nasihat için yazdığı (dördü Arapça, diğerleri Farsça) 147 adet mektuptan oluşan Mektubat da sonraki dönemlerde toplanmıştır. Bu mektupların hepsinin otantikliği henüz tam tespit edilememiştir.


MEVLANA ‘DEHRİ’ MİYDİ?

İslam düşünürleri, girişte sözünü ettiğim yanlış atıftan dolayı Mevlana’nın ‘dehri’ (materyalist, dinsiz) ya da İslamiyet’ten başka bir meşrepte bir kişi olarak algılanmasından dolayı rahatsızlar.

Gerçekten de Mevlana Sünni itikadına bağlıdır. Hanefi mezhebindendir. Dahası Mesnevi’nin (kelime anlamı ‘bir şeyi bir şeye katmak, bükmek’ demektir) I. cildinin dibacesinde de bu eserinin ‘Kessaf’ül-Kur’an’ yani Kuran’ın sırlarını açtığından bahseder. Nitekim çağdaş Mevlana uzmanlarından Muhammed Taki Caferi’nin hesaplarına göre Mesnevi’de 2.200’den fazla atıf, alıntı veya açıklama Kuran’la ilgilidir. Hadi Hairi adlı bir başka araştırmacı bu sayıyı 6 bine çıkarır. Öyle ki, 19. yüzyılda basılmış Hindistan taşbaskısında Mesnevi için ‘Farsça Kuran’ tanımı yapılmıştır.

Sünni-Hanefi vurgusunu yaptım çünkü Mesnevi’de (VI: 777-805) Halep’teki Şiilere ve 680’deki Kerbela olayının yasını tutanlara ise müsamahalı olmayacağını söyler: “Kendi harap dinine, harap gönlüne ağla” (802), “Şia’ya Ömer’den bahsedilebilir mi? Sağırın yanında kopuz çalınabilir mi?” (III: 3201).

Buna karşılık, Mevlana, 1244’te Şems-i Tebrizi ile tanışmasından sonra büyük bir değişiklik geçirmiştir. Bu karşılaşmadan önce binlerce insanın izlediği örnek bir Hanefi imam olan Mevlana, Şems’le karşılaştıktan sonra sıra dışı ve geleneklere meydan okuyan biri olmuştur.

Bazı kaynaklara göre 40 gün, bazılarına göre üç ay, bazılarına göre altı ay süren bir halvet döneminden sonra Mevlana’nın artık tüm zamanını Şems’le geçirmesi, ders ve vaaz vermeyi kesmesi, Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi külah giymeye, sema ve raksa başlaması hem Sünni ulemayı, hem ailesini, hem öğrencilerini hem de halkı rahatsız etmeye başlar. Bu rahatsızlık giderek Şems’e kine dönüşür. Öyle ki, Şems 1 Mart 1246’da (yani karşılaşmalarından 15 ay 20 gün sonra) Konya’dan ayrılıp Şam’a gitmek zorunda kalır. Ancak Mevlana bu ayrılığa dayanamaz. Şems’e durmadan mektuplar yazar. Sonunda babasının haline dayanamayan oğlu Mehmed Bahaeddin (Sultan Veled) Şam’a gidip Şems’i bulur ve Konya’ya getirir. Yıl 1247’dir. Ancak tepkiler devam eder çünkü Mevlana sema ve raksa devam etmekte, bu sefer de yas tutanlara has siyah giysilerle gezmektedir. Üstüne üstlük testilerle şarap içmektedir. İddialara göre bu işret âlemlerine karısı ve oğlunu da katmaktadır. Sonunda olan olur. Şems 1247 yılının sonunda ortadan kaybolur. (Ahmet Eflaki’ye göre, Mevlana’nın oğlu Alaeddin ve arkadaşları tarafından öldürülmüştür. Bazı kaynaklara göre uzun yıllar İran’da yaşamış, doğal yollardan ölmüştür.) Şems’in kayboluşunun 40. gününde başına duman rengi bir sarık saran ve Yemen ve Hint kumaşından bir ferace giyen Mevlana, bu giysileri ölünceye kadar üzerinden çıkarmaz. Büyük kaybının acısıyla yaptığı semalar öylesine cezbedicidir ki birçok kişi onun semasının arkasından gitmeye başlayınca Sünni ulema iyice kızmaya başlar. Sema bidat sayılmaya başlar.

Son olarak, Mesnevi ve Fihi Ma Fih (‘onun içindeki içindedir’ ya da ‘ne varsa içindedir’ diye çevrilebilir) adlı eserlerinde ise onun İslamcı yanına vurgu yapanların yüzünü kızartacak kadar müstehcen hikâyeler bulunur. Sadece Mesnevi’dekiler biraz daha ince bir dille, ikincisinde ise halk diliyle yazılmıştır. Bunların Hint, Yunan ve Roma edebiyatındaki hayvan hikâyelerinden (fabl) alındığı ve kıssalar çıkarmak için yazıldığı ileri sürülür. Bir fikir vermesi için bir tanesinin başlığını vereyim: “Bir eşekle cariyenin ilişkisine imrenen bir sahibenin durumu.”

Özetle Mevlana, İslam düşünürlerinin iddia ettiği gibi ne heterodoks mezheplere hoşgörülü, ne ‘ortodoks’ Sünni biri ne de ‘dehri’dir... Belki de zaman zaman hepsidir.


MEVLANA NEREDE DOĞDU?

Mevlana ile ilgili bir diğer yanlış bilgi doğum yılı ve yeri ile ilgilidir. Mevlana’nın 6 Rebiü’l-evvel 604 (30 Eylül 1207) yılında, bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’daki Belh şehrinde doğduğu söylenir. Nitekim bazı yazarlar kendisine Mevlana Celaleddin-i Belhi derler. TİKA (Türkiye İşbirliği ve Kalkınma Ajansı) da sırf bu nedenle Belh şehrinde büyük restorasyonlar yapmayı düşünmektedir.

İlk olarak Abdülbaki Gölpınarlı’nın üzerinde durduğu gibi biyografisindeki bazı tutarsızlıklar yüzünden Mevlana’nın bu tarihten 5-10 yıl önce doğmuş olması muhtemeldir. Bu şüpheyi bir yana bırakarak devam edersek, doğum yeri Belh değil, babası Bahaeddin Veled’in 1204-1210 yılları arasında yaşadığı Tacikistan’ın Vahş kasabasıdır. Nitekim Bahaeddin Veled, Maarif adlı risalesinde “biz Vahş’ta iken...” şeklinde cümleler kurmuş, Mevlana da Mesnevi’nin IV. cildinde bir yerde Vahş’a duyduğu özlemi dile getirmiştir. Ama ilginçtir, bunun dışında bir atıf yoktur. Babası, Mevlana 5 yaşında iken (yani 1212’de) Semerkand’a göç eder. Semerkand’ın dört yıl Harzemşahların kuşatması altında kalması üzerine aile 1216 veya 1217’de Horasan’ı terk eder.


MEVLANA FARS MI, TÜRK MÜ, RUM MU?

Mevlana, doğduğu yer Horasan Fars ülkesi olduğu ve şiirlerini, mektuplarını Farsça yazdığı için Fars (İranlı), Rubailer’deki (günümüz Türkçesiyle) şu dizelerinden dolayı Türk kabul edilir: “Beni yabancı yerine koymayın ben bu mahalledenim/Ben sizin mahallenizde kendimi arıyorum/Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim/Hintçe konuşuyorsam da aslım Türk’tür.”

Bazılarına göre bu beyitteki ‘Hintçe’ sözcüğünün aslı ‘Farsça’dır. Ancak bu doğru olmasa gerek çünkü o devirde kimse kimseyi Farsça konuştuğu için kınamazdı, Selçuklu devletinin resmi diliydi. Ancak o dönemde Türk kelimesi ‘güzel, talep edilen, âşık olunan’ anlamına geldiği ve Hindu terimi siyah, karanlık, çirkin anlamına geldiği için acaba “Çirkin göründüğüme bakmayın aslım güzeldir” mi demek istiyordu? Örneğin Şirazlı Hafız’ın şu dizelerindeki gibi: “Eğer o Şirazlı türk (güzel), gönlümüzü hoşnud ederse/Onun hindu (siyah) benine Semerkand ve Buhara’yı bağışlarım...”

Peki, Mevlana Türk ise Celaleddin-i Rumi’deki Rumi nereden gelir? 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud ya da 13. yüzyıl yazarı Yunus Emre için de, 15. yüzyıl yazarı Nizameddin Şami için de, 16. yüzyıl yazarı Gelibolulu Mustafa Ali için de Anadolu ‘Rum ili’, ‘Rum diyarı’dır. Dolayısıyla Mevlana’yı Anadolu’ya mal etmek isteyen eski yazarların taktığı addır bu.

Ancak Mevlana kendisini sahiplenen Afgan, Tacik ve Türklere, Divan-ı Kebir’deki şu gazelle (ona aitliği kesin kabul edersek elbette) cevap vermiştir aslında: “Türk kim, Tacik kim, Rum kim, Zenci kim?/Sen, mülk sahibisin; her gizliyi, her açığı çok iyi bilirsin/ Şiirim, şiirin elbisesidir; fakat şiirin içinde kim var?/Ya elbiseyi süsleyen huri, yahut da elbiseyi soyan şeytan/Şeytanın şiirini başımızdan atalım, huriyi bağrımıza basalım.”


BABASI KİMDİ?

Bu noktada bir başka yanlış bilgi ile karşılaşırız. Göçün nedeni olarak, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in, Belh’te dönemin sultanına hocalık yapan ve Aristotales ve İbni Sina felsefesini reddeden felsefeci Fahreddin Razi’ye ağır eleştirilerde bulunması gösterilir. Öncelikle Bahaeddin Veled’in Fahreddin Razi ile karşılaştığına ve daha önemlisi onunla felsefi tartışmalar yapabilecek bir bilgiye sahip olduğuna dair elimizde hiçbir veri yok. Bahaeddin Veled fıkhi görüşlerini ‘Sultan’ül-Ulema’ diye imzalamasına rağmen daha önce de söylediğim Vahş gibi küçük bir kasabada vaizlik yapan biridir. Nitekim Razi’nin din ve felsefe üzerine görüşlerini topladığı Muassil Ekarü’l-Mutakaddimin ve’l-Muta’ahhirin’de Bahaeddin Veled’den söz etmez. Kaldı ki Fahreddin Razi ile çatışma iddiası doğru olsa idi bu göçün Fahreddin Razi’nin ölümünden (1209) önce olması gerekirdi. Halbuki daha önce söylediğimiz gibi aile 1216 veya 1217’de göç etmiştir. Eğer göçün tarihi doğruysa, Abdülbaki Gölpınarlı’nın önerdiği gibi Mevlana’nın doğum tarihini geriye çekmek gerekecektir.


FERİDÜDDİN ATTAR’LA KARŞILAŞTI MI?

Bir diğer yanlış bilgi, Mevlana’nın 10 yaşında iken yolculuk sırasında Nişabur’da babasını ziyaret eden ünlü tasavvufçu Feridüddin Attar’ın Mevlana’ya ilerde büyük bir insan olacağını söyleyerek Esrâr-nâme adlı eserini hediye etmesidir. Halbuki ne baba Bahaeddin Veled, ne Mevlana, ne oğlu Sultan Veled, ne ilerde hayatının en önemli figürü olacak Şems-i Tebrizi, ne Mevlana’dan 40 yıl sonra yazmış olan Sipehsalar ne de Mevlana’dan bir asır sonra yazmış Ahmet Eflaki’nin eserlerinde Mevlana’nın Attar ile karşılaştığından bahsedilir. Bu iddia ilk kez Mevlana’nın ölümünden iki yüzyıl sonra ortaya atılmıştır. Buluşmaya dair birincil kaynak olmadığı gibi, Moğol tehlikesinden kaçan Bahaeddin Veled ve ailesinin tehlikenin tam kalbinde olan Nişabur yoluyla Bağdat’a gitmesi mantıksızdır. Yolculuk muhtemelen Merv-Herat yoluyla Bağdat’a yapılmış olmalıdır.


CENAZE NAMAZINI KİM KILDIRDI?

Çok önemli olmayan yanlış ya da eksik bilgiler ise şunlar: “Ölüm günüm, düğün günüm olacaktır” diyen Mevlana’nın 17 Aralık 1273 Pazar (5 Cemaziy’el-ahir 672) günü bu âlemden göç etmesiyle cenaze namazını Sadreddin Konevî’nin kıldırdığı söylenirse de Konevî çok sevdiği Mevlana’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldığı için cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırmıştır. Her yıl Şeb-i Arus (Allah’a kavuşmasından mülhem ‘Düğün Gecesi’) bayramı olarak kutlanan gün, Mevlana’nın ölüm günüdür. Ancak Hicri takvim ile miladi takvim arasındaki farklar yüzünden, Mevlana’nın ölüm günü her yıl 17 Aralık’a rastlamaz.

Mevlana, babasının Horasan çamurundan yapılmış kabri üzerine defnedilmiştir. Rivayetlere göre Mevlana defin için mezarına getirildiğinde, babası Bahaeddin Veled onun ilmine hürmeten ayağa kalkmış ve ona başucunda yer vermiştir. Bunu destekleyen fiziki kanıt ise sandukaların pozisyonudur. Kanuni Sultan Süleyman Mevlana’ya hayrandı. Bu yüzden Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in kabrinin üzerine bir mermer sanduka yaptırmıştı. Bunu yapmadan önce de babası Bahaeddin Veled’in ahşap sandukasını Mevlana’nın sandukası üzerine kaldırmıştı. Yani bugün halkın, babasının oğluna hürmeten ayağa kalktığını düşünmesine neden olan durum Kanuni’nin eseridir.

Mevlana’nın Tebrizli Şems’le ilişkisinin niteliği, Mevlana’nın Moğol ajanı olup olmadığı, Atatürk’ün Mevlevi olup olmadığı, Mevleviliğin ne zaman doğduğu, Batı’nın Mevlana sevgisinin tarihçesi gibi soruları cevaplamayı ise başka bir zamana bırakalım...


ÖZET KAYNAKÇA
Franklin Lewis, Mevlana: Geçmiş ve şimdi, Doğu ve Batı: Mevlana Celaleddin Rumi’nin hayatı, öğretisi ve şiiri, Çevirenler: Gül Çağalı Güven ve Hamide Koyukan, Kabalcı, 2010, Ahmet Eflakî, Ariflerin Menkıbeleri, Çeviren: Tahsin Yazıcı, Milli Eğitim Basımevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İnkılap Kitabevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, İnkılap Kitabevi, 1953.

11 Aralık 2013 Çarşamba

AMİSHLER HAKKINDA BİLGİ

Anonim


İlerleme yasak teknoloji haram
 

New York’ta elektrikler kesilince tüm dünyanın dikkati bu kente yöneldi. Fakat Amerika’nın göbeğinde,200 yıldır teknolojinin tüm nimetlerini reddeden Amishler zaten karanlıkta yaşıyorlar. Elektrik kullanmayan bu insanlar, kendi ekip biçtikleri ile geçimlerini sağlıyor ABD’nin kuzeydoğusu bir—iki gün elektriksiz kalınca, tüm dünyanın ilgisi buraya toplandı. New York’tan canlı yayınlar yapıldı, dünya gazetelerinin birinci sayfalarını karanlık gökdelenlerin fotoğrafları süsledi. Halbuki Kuzey Amerika’da toplam 170 bin insan, yüzyıllardır elektrik nedir bilmiyor, at arabası ile seyahat edip, tarlalarını sabanla sürüyor.
Teknolojiyi tümüyle reddeden bir Hıristiyan tarikatının mensupları olan Amishler’e bugün Pennslyvania, Ohio, İndiana başta olmak üzere ABD’nin birçok eyaletinde rastlamak mümkün. Sayılarının 170 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.1800’lü yılları anlatan film sahnelerinden fırlamış gibi giyinen Amishler, hâlâ Avrupa’dan Amerika kıtasına göç ettikleri günkü şartlarda yaşıyorlar. Amishler’in ilk hali olan Mennocular,16. yüzyılın başında İsviçre’de, reform hareketleri sırasında vaftizmi reddeden ve yeniden takdis olmaya inanan gruplar arasında ortaya çıkmış. “Yeniden Takdis” hareketini savunanlar, Hıristiyan anne babadan doğmuş olanların bile Hıristiyan kabul edilemeyeceğini iddia ediyor ve herkesin 18 yaşına gelince kendi rızası ile dine kabul törenine katılması, yani takdis edilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Çünkü olgunlaşmamış bir insanın dinin gereklerini anlamasına imkân yoktu. Gerçek bir Hıristiyanın kendi rızası ile bu yolu seçmesi gerekiyordu. Bu akımın önderi ise 1530’lu yılların tanınmış gezici rahibi Menno Simons. Katolik papazken, ‘Yeniden Takdis’e inanmaya başlayan Menno’nun çevresinde insanlar toplanmaya başlar. Ancak kilisenin yoğun baskısı ile karşılaşırlar. Katolik kilisesi, Mennocular’a karşı acımasız bir savaş başlatır. Yüzlercesi öldürülür. Bu arada kendi içlerinde de ayrılıklar başlar. Amishler, Mennocular ve Bretenler olarak üç gruba bölünürler. Bugün dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca Mennocu var. ABD’de ise sayıları 1 milyon civarında. Amishler ise sadece ABD’de var ve sayıları yaklaşık 170 bin. Bretenler’in sayısı ise birkaç bin civarında. Amishler’in hikayesi,1693 yılında İsviçreli Jacob Amman ile başlıyor. Amman’ın adına izafeten Amishler olarak adlandırılan grup, temelde ‘Yeniden Takdisçiler’le benzer görüşleri savunsa da, teknolojiyi kullanma konusunda farklı düşünüyor. Gerçek Hıristiyanlığın Hz. İsa gibi yaşamak olduğuna inanan Amishler, İncil’de yer alan “Dağdaki Vaiz”in ilkeleri doğrultusunda yaşama taraftarıdırlar. Toplumdan uzak bir hayat sürmeyi savunurlar. Dünya ile ilişkiler en az seviyede olmalı, teknolojiden uzak kalmalıdır. Çünkü teknolojinin insan'a dünyayı sevdireceğine inanırlar. Bugün hâlâ at arabasına binmelerinin, elektrik yerine gaz lambası kullanmalarının temelinde bu inanış yatıyor. Avrupa’daki baskılar hayatı iyice yaşanmaz hale getirince, Mennocular dini özgürlük vadeden ‘Yeni Dünya’ya göç etmeye karar verirler. Ellerinde ne varsa satarak, soluğu New York limanında alırlar. Pennsilvanya’nın efsanevi valisi William Penn, kavga gürültü bilmeyen, el emeği ile kazanan ve oldukça çalışkan olan bu gruba kucak açar. Ailelere topraklar tahsis edilir, onlar da en iyi bildikleri iş olan tarıma başlar. Temel felsefelerini alçak gönüllülük ve aileye sadakat olarak açıklayan Amishler’i diğer Yeniden Takdisçiler’den ayıran en büyük özellik teknolojiyi tamamen reddetmeleri. Bütün Yeniden Takdisçi gruplar aynı dini inanışa sahip olsalar da, Mennocular tarımda traktör kullanırken, Amishler hâlâ sabanı tercih ediyor. Mennocular çok sade olmak şartıyla birkaç renkli kıyafet giyerken, Amishler tek renkli ve baskısız kumaştan kıyafetlerde ısrar ediyor. Bir anlamda Amishler, Yeniden Takdisçilerin en tutucu grubu. Mennocu gruplar, savaş karşıtı olarak biliniyor. Nereden gelirse gelsin kendilerine yapılan saldırılara karşılık vermiyorlar. Avrupa’da din savaşlarına katılmayıp Amerika’ya kaçmalarının gerekçelerinden biri de bu. Kavga etmemeyi Hz. İsa’nın temel öğretileri arasında görüyorlar. Bu nedenle askere de gitmiyorlar. Yeni Dünya’ya göç eden Amishler’in torunları ülkenin 22 eyaletinde ve Kanada’da hâlâ aynı şartlarda yaşıyorlar. En kalabalık ve toplu oldukları yer, New York’a 2 saat mesafedeki Pennsilvanya’nın Lancaster bölgesi. Son dönemde artan nüfus nedeni ile, özellikle kendilerine kolaylıklar sağlayan Wisconsin eyaletine de yoğun bir göç var. Giyimleri ile dikkat çekiyorlar Amishler, yazılı olmayan kurallar zinciri “Ordung” doğrultusunda hareket ediyorlar. Erkekler koyu renkli, uzun, düz, yakasız pardösüleri ile tanınıyor. Sade renkli, uzun kollu, yakasız gömlekler giyiyorlar. Kışın siyah fötr, yazın hasır şapka takıyorlar. Ayakkabı ve çorapları da siyah. Erkekler bıyık bırakmıyor. Evlendikten sonra da genellikle bıyıksız sakal bırakıyor. Amish kadınları da erkekleri gibi sade ve düz elbiseler giyiyor. Uzun kollu, uzun etekli tek parça elbise, küçük büyük tüm hanımların üniforması. Saçlar hiç kesilmiyor, topuz yapılarak arkada toplanıyor. İbadet ederken saçların kapalı olmasına özen gösteriliyor. Evleninceye kadar başlar siyah örtü ile kapatılıyor, evlendikten sonra beyaz başörtüsü kullanılıyor. Mücevher takmaları ve makyaj yapmaları tümüyle yasak. Baskılı ve renkli kumaşları da reddeden hanımların en büyük süsleri ise çok özel zamanlarda başlarına taktıkları çiçekler. Amish kadınlarının en önemli görevi erkeklerine hizmet etmek ve çocuk yetiştirmektir. Pek çoğu 7—8 çocuk annesi kadınların hobilerinin başında ise “kırkpare” olarak bilinen, parça kumaşlardan üretilen ev eşyaları yapmak geliyor. Çocuklara 8 yıllık kilise okulu Çok çalışkan olan Amishler, boş kalmanın aklı şeytani duygularla meşgul edeceğine inanırlar. Amish sözlüğünde “teknoloji” ve “ilerleme” kelimeleri bulunmuyor. Elektrik, araba, telefon, traktör gibi yeniliklerin kendileri için değil, “dış dünya” için olduğuna inanan Amishler, teknolojinin aile bağlarını zayıflatacağını düşünüyorlar. Amish çocukları sadece 8 yıl okuyor. Kendi kiliseleri tarafından işletilen, tek odalı dini okullara giden çocuklar burada okuma—yazma öğreniyorlar. İncil derslerine, İngilizce’ye ve Almanca’ya çalışıyorlar. İlahi okumak için müzik dersleri alıyorlar. Öğretmenler genelde bu okuldan mezun olmuş 17—18 yaşındaki bekar kızlar.1972 yılında Amerikan Yüksek Mahkemesi, açılan bir davada Amish çocuklarının 8 yıllık okuldan sonra eğitimlerine devam etmeleri için baskı yapılmasını dini özgürlüğe aykırı bulmuş. Bazı modernist Amish ve Mennocu aileler ise çocuklarını liseye ve üniversiteye gönderebiliyor. İbadetler evde yapılıyor Kendi aralarında Almanca’nın bir lehçesi ile konuşan Amishler, uzun zamandır Amerika’da yaşamalarına rağmen çok aksanlı İngilizceleri ile dikkat çekiyorlar. Çocuklar okulda İngilizce öğrenseler bile ibadetlerini Almanca yaptıkları için, günlük hayatta da bu dil ağır basıyor. Amishler’in ibadetleri de diğer Hıristiyanlarınkinden farklı. Pazar ayinlerini kiliselerde yapıyorlar. Üç saati bulan ayinden sonra her hafta birinin evinde yemekli toplantı düzenliyorlar. Dönüşümlü olarak devam eden ayinlerde İncil okunuyor. Çok ciddi bir ortamda gerçekleşen ibadetler sırasında kısık sesle ve yavaş bir tonda ilahiler okunuyor. Müzik olmadan, Almanca gerçekleştirilen ayin sırasında kadınlar ve erkekler ayrı bölümlerde, arkalıksız tahta sehpalarda oturuyor. Kendilerini “özel insanlar” olarak kabul eden Amishler, Tanrı’nın insanı basit ve sade bir yaşam için yarattığına inanıyor. Disipline büyük önem veren, kendilerini inançları doğrultusunda yaşamak için adayan, alçakgönüllü olmayı temel felsefeleri sayan Amishler, Tanrı’nın kendilerini dış dünyadan özel olarak koruduğuna inanıyorlar. İbadetlerini bıraktıkları zaman Tanrı’nın da kendilerini terk edeceğini ve bozulacaklarını düşünen Amishler, aile bağlarına da çok önem veriyorlar. Vergi vermeden yaşıyorlar Devletin Amishler’den vergi alma girişimleri bugüne kadar başarısızlıkla sonuçlanmış. Kendi halinde yaşayan, birkaç atı ve ineği olan, tarımla uğraşan bu insanlara vergi memurlarının haciz girişimleri, kamuoyu baskısı ile geri tepmiş. Bir kuruşluk gelirden bile vergi alan devlet de, Amishler’e göz yummuş. Kendi halinde geçinen vatandaşların ne bankada hesabı var, ne sosyal güvenlik numarası, ne de sağlık ve emeklilik sigortası. Sadece, ürettiklerini “normal” insanlara satanlar yerel gelir vergisi ödüyor belediyelere. Bir de sahip oldukları tarla ve evler için emlak vergisi veriyorlar. Büyük şehirlerin lüks marketlerinde, Amishler tarafından üretilen kekler, reçeller, ekmekler tamamen doğal olduğu için yüksek fiyatlarla tüketicilere sunuluyor. Tarım dışında marangozluk ve demircilik gibi işlerle de uğraşan Amish ustalarından “dış dünya”ya iş yapanların arasında milyoner olanlar da var. Bazıları kazandıklarını cemaat için harcıyor. Amishler, mallarını değerinden fazlaya satmanın büyük günah olduğuna inanıyor. Bu nedenle birçok doğal ürün, oldukça ucuz ve cazip fiyatlarla toptancılar tarafından toplanıyor. Yabancı ile evlilik yok 18 yaşını dolduran Amish kızları ile 20’li yaşlarının başındaki erkekler artık evlenmenin arifesindedir. Gençler, kendi aralarında gizlice görüşerek evlenmeye karar veriyorlar. Pazar toplantıları veya hasat törenlerinde birbirini görerek beğenen gençler, çok kısıtlı olan boş zamanlarında buluşarak, birbirlerini tanımaya çalışıyorlar. En popüler buluşma mekanları ise, minik derelerin üzerindeki kapalı köprüler. Gençler buralarda gözlerden uzak bir ortamda konuşma imkanı buluyorlar. Ailelerin rızası ile yapılan evlenme teklifi, hasat mevsiminden önce başkalarına açıklanıyor. Kasım ayı ise evlilik ayı. Amishler’in diğer Hıristiyan grupları gibi misyonerlik amaçları bulunmuyor. İnanışlarını yaymak için çaba içinde değiller. İçlerine katılmak isteyenlere şaşırıyorlar. Normal  hayata alışmış birinin aralarında dayanamayacağına inanıyorlar. Bir yabancı, uzun süren bir denemeden sonra tamamen Amish olduğuna diğerlerini ikna ederse, yaşlıların huzurunda bilgilerini sergileyip cemaate katılabiliyor. Ama bugüne kadar bu yolla Amish olanların sayısı 3’ü 5’i geçmiyor. Büyük oranda mısır eken Amishler’in kavun, kabak ve domatesleri de çok meşhur. İneklerinden aldıkları sütlerle yaptıkları tereyağı da oldukça talep görüyor. Amishler’in teknolojiyi kullandıkları tek yer de, mazotlu jeneratörlerin çalıştırdığı süt sağma makineleri. Jeneratörler bir de çok sıcak havalarda pervaneleri çalıştırma amacıyla kullanılıyor. Her köyde bir tane telefon var ve açık havada bulunuyor. Acil durumlarda kullanılıyor.Doktor nedir ki? Genelde doktora gitmeyen ve geleneksel metodlarla tedavi olan Amishler, çok gerekmedikçe hastaneye uğramıyor. Gidenlerin masrafları ise, cemaat tarafından toplanan paralarla ödeniyor. İmece usulünün çok yaygın olduğu Amishler’de evlenen gençler bir süre anne babaları ile birlikte oturuyor. Genelde 7—8 çocukları olan aileler iyice kalabalıklaşınca, cemaat yeni bir ev yapımı için destek veriyor.Amishler fotoğraflarının çekilmesini istemiyorlar. Bu bilgi bölgeye giden herkese bir şekilde anlatılıyor. Fotoğraflarının çekildiğini görürlerse arkalarını dönüyorlar. İncil’deki bazı ifadelerin ‘görüntü’yü yasakladığını düşünüyorlar. Bu nedenle küçük çocukların oynamaları için yapılan “kız bebekler”in yüzleri boş. Erkek bebeklerin ise yüzü var. Kız—erkek arasındaki farkı ise eski bir gelenek olarak ifade ediyorlar.


Amerika’nın sıra dışı vatandaşları AMISHLER
Hafta sonları New York’un meşhur meydanlarından Union Square’da kurulan sebze-meyve pazarı, Manhattanlı aşçıların en gözde mekânı. Geçtiğimiz hafta, taze sebze ve meyve almak isteyen onlarca aşçının sabahın erken vakitlerinde yüzlerce tezgâh arasında sadece birinin önünde kuyruğa girmesini hayretler içinde seyrettiğimde bu işte bir gariplik olduğunu düşünmüştüm. Yakından incelediğim domates, biber, kavun ve karpuzun görünüşte diğer tezgâhlarda satılan ürünlerden hiçbir farkı yoktu. Kalabalığın dağılmasının ardından herkesten önce tezgâhını toplanmaya başlayan tezgâh sahibine, neden bu kadar popüler olduğunu sorarak başlayan hikâyenin 300 yıllık bir mazisi olduğunu hayal dahi edemezdim. Tezgâh sahibinin tek cümlelik, ‘Benim sattığım ürünleri Amishler yetiştiriyor.’ cevabı, hikâyemin New York’la sınırlı kalmayacağının en açık deliliydi. ‘Amishler kim?’ diyerek yola çıktığım New York’tan yaklaşık 3 saat sonra bölgenin en meşhur Amish köyü Kitchen Kettle’a ulaştım. Yol boyunca birbiri ardına gördüğüm atlı arabalar ve ekilmiş uçsuz bucaksız topraklar, Amish’lerin sıra dışı hayatının ipuçlarıydı.
Teknolojiyi reddediyorlar
Hıristiyanlığın bir tarikatı olan Amishlerin en belirgin özelliği, teknolojinin tüm nimetlerini ve modern devletin kurumlarını reddediyor olmaları. Bu öyle sadece lafta kalan bir reddediş de değil. Devasa çiftlik evlerinde ne klima var, ne de telefon. Çünkü Amishler elektrik kullanmıyor, devlet hizmetinde çalışmayı reddediyor, oy kullanmıyor, askerlik yapmıyor hatta ve hatta vergi vermiyorlar. Zorunlu eğitimin hayat tarzlarını tehdit ettiğini düşünen bu sıra dışı tarikat, Amerikan eğitim sistemine de karşı. Onlara göre lise eğitimi, çocuklarının Amish geleneğini devam ettirmelerine engel olabilir. 1972 yılında ABD yüksek mahkemesine bu konuda açılan dava sonucunda, Amishlerin dinlerini özgürce yaşama hakları bulunduğuna karar verilmiş. Bu da Amish çocukları için zorunlu eğitimin gerekli olmadığı anlamına geliyor. Evli erkeklerin bıyıksız sakal bıraktığı, kadınların başörtüsü taktığı Amishleri kalabalık içinde ayırt etmek hiç de zor değil. Tarım ve marangozlukta uzmanlar. ‘Buggie’ denilen atlı arabalarla seyahat ediyorlar. Kitchen Kettle’ın içlerine doğru gittikçe hangi evlerde yaşadıklarını bile kolayca anlayabiliyorsunuz. Bir evin önünde iplere asılı yeni yıkanmış çamaşırlar ya da pencerede yeşil renkli perdeler görüyorsanız bilin ki bu evde bir Amish ailesinin yaşıyor. Amishler, yaşamlarını ‘Ordung’ adı verilen ve yazılı olmayan bir kurallar silsilesi çerçevesinde şekillendiriyor. Erkekler, sade, uzun kollu, yakasız gömlekler giyerken kışın siyah fötr şapka yazın hasır şapka kullanıyor. Kadınların giyimleri de erkeklerinki kadar sade. Tek parça uzun kollu etekler, hiç kesilmeyen saçlar en belirgin özellikler. Evlenene kadar başlarını siyah bir örtü ile örten Amish kadınlarının mücevher takmaları ve makyaj yapmaları da yasak. Kadınların süs olarak kullandığı en önemli aksesuar ise bazı bayramlarda başlarına taktıkları çiçekler. Aile yaşamının çok önemli olduğu Amishlerde her ailenin ortalama 7 çocuğu bulunuyor. Bu tarikatın üyeleri alçakgönüllülük ve yardımseverliği kendilerine rehber edinmişler. İmece son derece yaygın. Hasat mevsiminde, maddî zorluklar yaşayan ya da ürününü tarladan kaldıracak gücü olmayan Amishlere imece usulü ile yardım ediliyor. Amishler uzun zamandır Amerika’da yaşamalarına rağmen İngilizcelerinde bir Alman aksanı var. Bunun en temel nedeni kendi aralarında Almancanın bir lehçesi ile konuşmaları. Pazar ayinleri dışında tüm ibadetlerini evlerinde yapıyorlar. Kiliselerinde, kadınlar ve erkekler ayrı bölümlerde oturuyor. İnsanın sade bir yaşam için yaratıldığına inanan Amishler Tanrı’nın kendilerini özel olarak dış dünyadan koruduğuna da inanıyor.
Bütün düğünler kasımda yapılıyor
ABD’de ‘vergi borcu’ ciddî bir suç olarak kabul edilse de Amishler vergi ödemiyor. Bugüne kadar onlardan vergi almak için yapılan girişimlerden herhangi bir sonuç alınamamış. Kendi halinde sakin bir hayat yaşıyorlar; ne banka hesabı var, ne de sosyal güvenlik numarası…Sadece ürettikleri mallar, eğer satılırsa belediyelere gelir vergisi ödüyorlar. Sağlık sigortası ya da emeklilik gibi bir dertleri de yok. Onların ürettiği her ürün, büyük şehirlerde inanılmaz ilgi görüyor. El yapımı ağaç işleri çok büyük paralara satılsa dahi, bir ürünün değerinden fazlaya satılmasının günah olduğuna inanıyorlar. Tabii bu arada kazananlar toptancılar oluyor.Amishlerin bir diğer ilginç özelliği ise tüm düğünlerin kasım ayında yapılması. Normal hayatta olduğu gibi düğünlerinde de gösterişten uzak duruyorlar. Düğünlerin kasım ayında yapılmasının en büyük gerekçesi kasımın hasat ayı olması. 18 yaşına giren kızlar ile 20 yaşını dolduran erkekler eşlerini kendileri seçiyor ve ailelerinden izin alarak evleniyor. Yabancı evliliklerin yasak olduğu Amishlerin dinlerini yaymak gibi bir amacı da yok. Kendilerine katılmak isteyenlere hayır demeyen fakat bu durumu biraz da garip karşılayan Amishler, fotoğraflarının çekilmesini istemiyor. Fotoğraf çekenlere tepki göstermemekle birlikte sırtlarını dönüyorlar. Amishlerin teknoloji kullandıkları tek yer, mazotla çalıştırılan süt sağma makineleri ve köylerde 10 eve bir düşen ve sadece acil durumlarda kullanılan ve sokakta bulunan bir telefon. Köy meydanında hediyelik eşya satan bir işyerinin sahibi ile ayaküstü sohbet ederken Amishler hakkında neler düşündüğünü sordum. İşyeri sahibi bu sıra dışı topluluk hakkında çok olumlu şeyler söyledi. Çocuklarını okullara göndermediklerini hatırlattım. Cevabı ‘ Onların yaşayışları çocuklarına en büyük ders.’ oldu.