15 Mayıs 2011 Pazar



“BİR TUR-İ SİNA MÜŞAHEDESİ”

PEYGAMBERLERİN AYDINLIK MESAJI KARŞISINDA KARANLIKLAR DÜZENİ
“BİR TUR-İ SİNA MÜŞAHEDESİ”
Mustafa ÖZKAYA/

08 Ocak 2011 Cumartesi


AYDINLIK NÜBÜVVET KIVILCIMINDAN DOĞAR
“Andolsun Musa'yı 'Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat' diye ayetlerimizle göndermiştik...” (İbrahim/ 5)
İnsanlığın tutunabileceği yegane muhkem tutamak ve kutlu mesajlarının takipçisi olduğunda onu düzlüğe çıkarabilecek biricik öncüler peygamberlerdir. Yukarıdaki ayette Yüce Allah, Hz. Musa örneğiyle bu mesajı evrensel bir muştu olarak bizlere adeta hediye ediyor. Diğer bir ayette de “aydınlık ve karanlık” ikilemini “küfür ve iman” denkleminde örgülüyerek bize iletiyor ve inananları karanlıklardan aydınlığa çıkaracağını müjdeliyor:
“Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin ise dostları tağuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir, onlar orada temelli kalacaklardır.” (Bakara 257)
‘Karanlık’ kavramının çoğul, ‘aydınlık’ kavramının ise tekil olarak kullanılmasına ayrıca dikkat çekmekte yarar var.
SİNA YARIMADASINDA BİR PEYGAMBERİN AYAK İZLERİ
Bu ayetlerin derinliklerine bir nebze olsun nüfuz etme çabası gösterdiğim şu anda zihnime üşüşen onlarca soru eşliğinde Mısır’ın Sina yarımadasında ve soğuk bir Şubat ayında Tur-i Sina dağına çıkışımız neredeyse başlamak üzere. Bu esnada, insanın bilgisinin artması ile bilmediklerinin de artması arasındaki paradoksal ilişki de bir yandan zihnimi kurcalamıyor değil doğrusu. Belki, bilgide ilerlemek alçakgönüllülüğü de beraberinde getirmiyorsa, o bilginin insana gerçekte hiçbir faydası olmaz denmesi bundan olsa gerek.
Mısır’ın Güney Doğusunda yer alan Sina Yarımadasının tam orta yerinde Yüce Allah’ın nurunun tecelli ettiği ve paramparça olan Tur Dağına tırmanışımız başlıyor. Allah’ın, Kuran’da peygamberler arasında en çok Hz. Musa’yı örneklemede bulunması her zaman bende bu muştu elçisine karşı büyük bir ilgi oluşturmuştur. Mısır’daki ayrımcı ve azgın Firavun yönetimine karşı çıkarak başladığı o çileli yolculuğu ve sonrasında Nil nehrinin yarılıp da Firavun ve ordusunun o azgın ve taşkın sulara karışması hikayesi elbette çarpıcı bir dönüm noktasıdır dünya tarihinde.
Bugün Irak’ta yaşanan işgal ve küresel terörden tutun da, Filistin’de Mescidi Aksa’nın yıkılması planlarına kadar, Amerika’daki seçimlerde kazanacak partinin hangisi olduğundan Osmanlı’nın yıkılışında çevrilen dolaplara kadar binlerce konuyu bu tarihsel dönemeçle bağlantılandırmak çok zorlama bir çaba olmaz sanırım.
Allah’ın yardımını bizzat gözleriyle gördükleri halde Hz. Musa’ya bu yolculukta etmediğini bırakmayan İsariloğulları’nın, Hz. Musa dağın tepesindeyken ve başlarında sadece Hz. Harun varken altından buzağıya tapmaya başladıkları noktaya 10 dakika içerisinde varmış olduk. Dağın artık engebeli yokuşları bu noktadan itibaren başlamakta ve zirveye kadar 3-4 saatlik bir yürüme yolu önümüzde durmakta. Belki de Hz. Musa’nın nübüvvetinde en kilit hadiselerden birisi de bu olay olsa gerek. Kendisi, iman esaslarının yerleştiğini düşündüğü ve artık elinde ibadet ve sosyal yaşama dair ilkeler içeren vahiy tabletleriyle döndüğü bir sırada kavmini bir puta tapar buluyor. Sonrasında ise bir hayal kırıklığıyla elindeki tabletleri bir kenara atarak kavmiyle yeniden bir iman mücadelesine girişiyor. Şimdi tam bu noktada çok büyük bir manastır yapılmış ve dünyanın dört bir yanından Hıristiyanlar hacı olma ile dağcılık yapma arası bir maksatla buraları ziyaret ediyor.
ŞEYTANIN KARANLIK ELÇİLERİ
Yukarıya doğru çıktıkça çağımızda peygamberlerin o aydınlık mesajına başkaldırmış olan karanlığın temsilcilerini ister istemez düşünüyorum. Özellikle İnsanlığın Tanrı ile bağımlılık ilişkisinin koparılması ve inanç zincirlerinden kurtarılması olarak takdim edilen “Aydınlanma Dönemi” bu çerçevede çok önemli bir dönemeç olarak duruyor.
Bakınız Türkiye’deki çok önemli bir Freud takipçisi psikanalist, ‘Aydınlanmacı hareket’ ekseninde neler söylüyor:
“Freud’un da dahil olduğu üç büyük aydınlanmacı, üç büyük düşünür, dünyada üç büyük devrim gerçekleştirmiştir denir. Bunlardan birincisi Kopernikus’tur. Kopernikus 1541’de yaptığı, bir devrimle o zamana kadar inanılan, dünyanın kâinatın merkezi olduğu görüşünü tümüyle değiştirmiş ve yerkürenin dünyadaki uzaydaki sayısız yıldızdan bir tanesi olduğunu, hem de en küçümenlerinden bir tanesi olduğunu kanıtlamıştır. Ve bu tabii ki teolojiye, din bilimlerine büyük bir darbe olmuştur. İnsanın ve dünyanın kutsal kutsallığını yıkan bir darbe. Bu darbenin altından kalkmaya çalışılırken, bu kez Darwin, insanın, Tanrı’nın kutsal yaratığı değil, insanımsı maymundan bir devamı, şempanzelerle insanın ortak bir atadan evrimleştiklerini öngören teorisini ve kitabını, Türlerin Gelişimi kitabını yayımlamıştır. Yeni bir sarsıntı geçirmiştir narsist insan, kendini beğenmiş insan. Ardından da bu kez 1900 yılında Freud, düşlerin kitabını Düş Yorumu’nu yazarak, Bilinç Dışı adını verdiği bir bölümde, bu kez insanın bilinçli dünyasının da gerçekte tamamen kültürel baskı altında, aslında bastırılmış duygularının, içgüdülerinin etkisiyle hareket ettiğini ve bunlara uygun olarak, bilinçli dünyasını hiç de bilinçli olmayan bir kaynaktan ortaya çıkan gerilimlerle motive ettiğini, buluştuğunu belirlemiştir.”
Yani özetlemek gerekirse “Aydınlanma Hareketi” Tanrısal inançla mücadeleye girmiş ve Tanrı inancını mağlup etmiştir” diyor. Dikkat edilirse bu söylemin, çok önceden İsrailoğullarının atasının Tanrı ile güreş yaptığı ve onu mağlup ettiği safsatasını dile getiren söylemden hiç farkı yok, bilakis onun tıpatıp aynısı.
Kopernik’in söylediklerinin Kuran’la hiçbir çelişen tarafı olmadığı gibi bilakis Ortaçağ Avrupa’sında bu tür düşüncelerin çoğunun Endülüs’teki ilim merkezlerinden Avrupa’ya yayıldığı artık herkesçe itiraf ediliyor. Ancak burada Freud ve Darwin’in iddiaları bambaşka şeyler  ve bu kişiler farklı şeyler söylüyor. Günümüz modern ve seküler aklın oluşmasındaki bu iki mimar gerçekten büyük bir cesaret örneği ortaya koyarak Allah’a karşı bir başkaldırı hareketi başlattılar. Her ikisinin de, Hz. Musa ile yolculuğa çıkan kavimle akrabalık bağları olduğunu zikretmeye belki de hiç gerek yok. Darwin’in sahtekarlıklarını ve çürük tezler üzerine nasıl da büyük teoriler inşa ettiğini bilmeyen kalmadı zaten. Ancak Freud’un fikir babalığını yaptığı ve artık neredeyse farklı revizyonlarla Psikoloji biliminin ana gövdesi haline getirilen Psikanaliz’i konusundaki kafa karışıklığı seküler yaşam tarzına güç pompalamaya hala devam ediyor.
BİR MİSYON ŞEFİ: FREUD
Pekiyi Freud neyi hedefledi ve tam olarak neyi gerçekleştirdi? Freud, Tanrı’nın, dolayısıyla dinin bir yanılsama ve insan düşüncesinin bir vehmi olduğunu, bir gerçeklik olmadığını ileri sürerek “Libido” “İd-Ego” ve “Oedipus Kompleksi” gibi sanal ve mitolojik kavramlarla insanı ve yaşamın amacını dinin elinden alarak ‘bilim’e devretti.
Ona göre bilimin güçsüz olduğu dönemlerde din, insanın bu alanlarda “anlama, mutluluk arama ve yönlendirme” arzularını tatmin etmişti. Ancak Freud’e göre insan aklı artık aydınlanmış ve bu alanlar dinin tekelinden çıkarılarak, bilime devredilmiştir.
Şimdi şu soruyu soralım: “Freud ve Darwin gibi Dini ve Allah inancını tahrip etme misyonuyla eline balta almış olan bu Aydınlanmacı hareketin, yanlarından Hz. Musa’nın bir müddet ayrılmasını fırsat bilen ve tevhit dinini terk ederek ‘altın’dan buzağı yapıp onu İsrailoğullarına tanrı diye sunan Samiri’den ne farkları var? İnsanı yüce inançlardan ve mahlukatın en şerefli olma özelliğinden koparıp aşağılık bir varlık düzeyine düşürme işini o zaman Samiri gerçekleştirmişti; şimdiyse Freud bunu gerçekleştirdi.
“Psikanaliz’in hiç mi doğru yönleri yok?” denecek olursa; cevap “Elbette ki, var” şeklinde olmalıdır. Hatta bir adım daha öteye giderek Freud “Nefsi Emmare”nin kodlarına keşfetme konusunda çok ciddi mesafe almıştır demenin bile abartılı olacağını zannetmem. Ancak, Samiri’nin yapmış olduğu altından buzağı da zaten ilginç bir şekilde ses çıkarma özelliğine sahipti ve böğürüyordu. İsrailoğullarını puta tapmaya ikna etme kabiliyeti hiç de azımsanmayacak ölçüde yüksekti aslında.
Putperest ve pagan kültür temsilcilerinin her dönemdeki en önemli silahlarının ‘yalan’ ve ‘yanılsama’ üzerine kurulu olduğunu yinelemek şart. Aynen Firavun yandaşı sihirbazların değneklerini yılana çevirmesi gibi Samiri de altınları ateşte eriterek buzağıya dönüştürmüş ve sonrasında nasıl yapmışsa yapmış ve ondan bir buzağının böğürme sesini çıkartmayı da başarmıştır. Kabul etmek lazım, bu bir başarıdır. Ama aldatma ve göz boyama üzerine kurulmuş bir başarı.
‘MUSA’, ‘ASA’ ve ‘YEDİ BEYZA’
Bu durumda Hz. Musa’nın elindeki Asa’nın da ne kadar hayati bir önemi haiz olduğunu da asla gözden ırak tutmamak lazım. Yaşadığımız bu modern çağda, puta tapıcılığı, yalanları ve içi boş faydasız iddiaları boşa çıkaracak bir Musa cesareti ve günümüz sihirbazlarının değneklerini yutabilecek bir “asa” gerekiyor. Şair ne güzel diyor;
Bir yiğit ‘Musa’ ve bir ‘Asa’
Bir ‘Yed-i Beyza’ bekleriz
Biz günde bin kere Tih çölündeyiz
Hukukçular Derneğinden avukatlarla birlikte ailecek dağ yolunu yarıladığımızda soğuğa veya dağın yokuşlarına dayanamayarak geri dönenler oluyor aramızdan. Ama biz kararlıyız ve amacımız insanlığın yüz akı bir Allah elçisinin yürüdüğü yollardan yürüyerek zirveye ulaşmak ve onun misyonunu, çabasını ve idealizmini bir nebze de olsa yakından hissedebilmek. Yokuş yukarı çıktıkça üzerinizdeki kalın kıyafetlerin ne kadar yanlış tercih olduğunu anlıyorsunuz ve Batılı ülkelerden gelmiş olan Hristiyanların neden o soğuk havada bir tişörtle dağa çıktıklarını daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü siz yukarı çıktıkça vücudunuz ısınıyor ve havanın soğukluğu ile vücudunuzun sıcaklığı arasındaki dengeyi maalesef terden ıslanmış kıyafetleriniz sağlamadığı gibi hem tir tir titremenize hem de iyice üşütmenize neden olabiliyor.
ZİRVEYE AZ KALDI
Toplam 4 saat sürecek olan dağa çıkışın ilk yarısı geniş bir dağ yolundan gerçekleşirken yolda bazı kişilerin develerle çıktıklarını görüyoruz. Ancak yolun dörtte üçü bittiğinde artık sadece bir insanın yürüyebileceği ve üzerleri buzlanmış taşlı dar keçi yolları üzerinden devam edilecek kısmında deve ile çıkmak artık mümkün olamıyor. Buraya kadar dayanabilmiş olanların bir çoğu bu tehlikeli buzlu yola çıkmak istemiyor ve burada da geri dönmeler yaşanıyor. Zaten güneş batmak üzere ve biz buraya kadar gelmişken geri dönüşü aklımıza getirmek istemiyoruz. Gerçekten akşam karanlığında oldukça tehlikeli kabul edilecek noktalardan ve buzlu yerlerden büyük bir tedirginlikle de olsa geçerek en tepeye nihayet ulaşıyoruz. Yolda zaten böylesine paramparça bir fotoğraf sunan bir dağ ömrümüzde görmemiş olmamızın şaşkınlığı ve heyecanı bizi etkisi altına almaktaydı. Allah’ın nurundan bir parçanın tecelli ettiği bu dağ sanki bir tarih kitabı gibi veya o yükün ağırlığını kaldıramamışlığın altında ezilmiş bir canlı varlık gibi insanda etki uyandırıyor.
ZİRVE BURAM BURAM ‘PEYGAMBER’ KOKUYOR
Ancak o zirveye vardığımızda bir başından öbür başına yirmi adımlık mesafesi olan bu küçücük tepede insanlığın bir diriliş hareketinin startının verildiğini hissettiğinizde müthiş bir duygu seline kapılıyorsunuz. Artık aklınıza takılan sorular değil, dopdolu duygular varlığınızın en derinliklerinde hissettiğiniz ve tüm bedeninizi çepeçevre saran bir elektrik gibi sizi başka dünyalara alıp götürüyor sanki. Oturup ağlamak mı istiyorsunuz yoksa müthiş bir sevinç ve huzur anının tadına mı varmak istiyorsunuz gerçekten o an karar vermek mümkün değil. Keşke orada öylesine oturup saatlerce düşüncenin akıntısına kendinizi bırakabilseniz diye geçiriyorsunuz içinizden. Ama maalesef batan güneşin ve o küçücük alanın birkaç kare fotoğrafını çekerek inmek zorunda kalıyoruz.
Biz tam tepeye vardığımızda Hz. Musa’nın üzerine orada kırk defa doğmuş ve batmış olan Güneş bizim üzerimize bir kerelik de olsa batmaktaydı. Aslında oraya ulaştığımızda Güneşin yarısı batmıştı zaten. Güneş dile gelse kimbilir orada olan bitenle ilgili bize ne sırlar anlatırdı. Ama bizim insan aklımızın bu sıkleti kaldırması mümkün olmazdı herhalde. Zaten Hz. Musa’nın “Kalbim tatmin olsun diye” şeklindeki sözleriyle Yüce Allah’ı görmek istemesi ve sadece Allah’ın nurundan bir parçanın tecelli etmesiyle bayılıp kalması bir peygamberin bile dünya şartlarında kaldırabileceği yükün oldukça sınırlı olduğunu göstermesi açısından anlamlı değil mi?
Burada, Tur dağının zirvesinde, çok eskiden Hıristiyanlar ufak bir kilise (veya şapel mi demek gerekir) inşa etmişler. Ayrıca Müslümanlar da sadece namaz kılınabilmesi için Kilisenin yarısından da küçük minicik bir mescit yapmışlar oracığa. Bunları müşahede ederek aşağıda bizi bekleyen tehlikeli buzlu yollardan hemen inmemiz gerektiği uyarısı üzerine beş dakika içerisinde aşağıya doğru zorlu inişimize başlıyoruz. Allah’ın yardımıyla kalabalık ekibimiz içinde ciddi bir zarar görmeden sağ salim başladığımız noktaya zifiri karanlıkta 3 saat sonra varıyoruz. Tabii yanlışlıkla başka yöne giderek kaybolan ve tam iki saat sonra ortaya çıkan yol arkadaşımızı saymazsak.
BİTİRİRKEN…
Mısır’da ne piramitleri görmek ne de Şerm el-Şeyh’te mercan kayalıklarına tanık olmak Hz. Musa’nın aydınlanma ve medeniyet çağının startını verdiği o yolculuğunu bizzat hissedebilmiş olmaktan daha değerli görünmüyor bize. Türkiye’ye döndüğümde yıllar önce okuduğum Üstad Sezai Karakoç’un Makamda kitabındaki “Yollar” adlı şiirini içim titreyerek yeniden okuyorum. Ama bu defa üşümekten dolayı değil; tarifi imkansız başka duygulardan dolayı…

Yollar,
Ah bu yollar

Bu yollar ki, gidip gidip Ana Yol’la birleşirler. Ana Yol’da toplaşırlar ve Tek Yol olurlar. O yol ki, imamların, sahabelerin, peygamberlerin ve Büyük Peygamber’in yoludur. O yol ki Kur’an Yoludur, Hakikat Yolu’dur. Hakikat uygarlığı olan İslam’ın yoludur. O yol ki, Allah Yoludur.
Her insanın mizaç damarından geçen bu yollar! Kanı süte çeviren, sütü bala döndüren, balı kevsere dönüştüren bu yollar.

Ah, yollar, bu yollar!
Ruhun arınma yolları. Uyarış ve uyarılış, muştulanma ve muştulama yolları.
Tanık olunma ve tanık olma yolları.
Cihadın bin bir türlüsünün yolları.
Şeytana matem, nefse imtihan, gönle bayram olan bu yollar.
Gerçek kişiliğe ermek için benlik pürüzlerinin ortadan kaldırıldığı bu yollar.
İnsan için cehennemi şerha şerha yarıp cennete yol açan bu yollar.
İnkar Kızıldenizini ikiye bölüp inanç Tur-ı Sina’sına erdirecek Musa’nın Asası yollar.
Ölüyü dirilten İsa nefesi yolları.
Ne kadar taşlık ve sert görünürler, ama ne kadar yumuşaktırlar.
Ab-ı Hayat, Tuba ve Hızır yolları.
Her umut kesilen yerde kaybolmuşken yeniden beliren yollar.
Ayağa kalkış yolları, diriliş yolları, bu yollar.
Ah, yollar, bu yollar! (Sezai KARAKOÇ /MAKAMDA)





14 Nisan 2011 Perşembe

Beyaz Müslümanlık
Cahili Değer Yargıları ve  Cahili  İlişkilere Doğru Savrulma!


Atilla Morçol
Kayseri; 10.04.2011



Müşriklerin ileri gelenleri Kâbe’nin avlusunda halka oluşturmuş konuşuyorlardı. Aralarında; kibirli, tüccar ve öfkeli Ebu Lehep, cehaletin babası ebu Cehil, fırsatçı Ebu Süfyan  gibi  Mekke’nin ileri gelen ekabir takımından zengin kişiler olduğu gibi adı sanı  olmayan; Ammar bin Yasir, İbni Mektum, Siyahi Bilal gibi insanlarda bulunuyor; yiyorlar, içiyorlar ve şakalaşarak  sohbet (!) ediyorlardı! Ne oldu!? Bir itirazmı var? Müşriklerin böyle bir ahlakı yokmudur? “Evet yoktur!”  Unutuldu mu yoksa,  onlar;”ya Muhammed! Sen etrafına en yoksulları, köleleri, ayak takımı olacak çulsuzların yaklaşmasına izin veriyorsun!” diyorlardı. Yada;” Etrafındaki bu ayak takımından  ayrıl ki yanına biz varalım!”  demiyorlar mıydı?!  Nasıl olur da  soylu, zengin, ekabir müşrikler; yoksullarla, kabilesi olmayan  yalnızlarla, hiçbir kariyeri olmayan fakirlerle  düşüp kalkarlar!? Dünya tersinemi dönmeye başladı yoksa?! Hayır, Hayır! Dünyanın tersine döndüğü, bildiklerimizin yanlış, müşriklerinde  “tevazu” sahibi olduğu falan yok! Aksine, müşrik ileri gelenleri kendi müşrikdaşlarıyla ilişkilerinde bile;(Bilesi fazla Mekke  müşrik bir toplumdu bir avuç  Hanif dışında) kibirli, ayrımcı, imtiyazlı tavır ve davranışlar egemendi. Müşriklerin Darun Nedve’si, Mekke oligarşisinin güçlü aşiretlerinin temsilci sokabildiği, ancak zengin soyluların, görüş bildirip, temennide bulunabildiği bir siyasi yapı idi ve tüm toplumu kuşatmıştı.  Müşrik ileri gelenlerin, yoksul, fakir, köle, yetim dindaşlarına karşı hiçbir şekilde yardımlaşmaya, merhamete, saygıya, diyaloğa dayalı bir ilişkisi söz konusu değildi. Aksine istismar ediliyor, Aşağılanıyor, hor görülüyor ve adam yerine koyulmuyorlardı. Soylu müşrikler Kabenin Gölgesinde, parkta, lokalde, vakıf lobisinde, dernek salonunda otursun kendi aralarında sohbete koyulsunda;  bir yoksul, işsiz, emekli gelsin onların meclisine girsin, görüş beyan etsin! Yâda bir toplantıda protokol sıralarına beyaz müşrik olmayan sıradan bir müşrik gelsin otursun! Olacak iş değildi. Saygı ve söz sahibi olmak için, makam ve mevki sahibi olmak, güçlü bir aşiretten olmak, kalabalık bir aileye ve büyük bir servete sahip olmak ya da zengin olmak gerekiyordu. Şairler, tarihçiler, meslek erbabı kişiler bile, seçkin müşriklerin yanına ancak hizmetkâr olarak yanaşabiliyorlardı. Beyaz müşriklerin, müşrikdaşlarına (sıradan müşriklere)  karşı ahlakı, sosyal ilişkileri, bakış açıları böyleydi.                                
Ya Beyaz Müslümanların (İslamcılar, tarikatçılar, cemaatçiler)  dindaşlarına, biri birlerine bakışı, ahlaki davranışları, sosyal, ekonomik, kültürel açıdan ilişkileri nasıldır?  Bunu gelin Hayatın İçinden örneklerle analiz etmeye çalışalım!
1-İster gelenekçi, cemaatçi ister radikal(!) tabir edilen İslamcı olsun, hâkim anlayış, zenginlik, tüccarlık, etiket ilişkilerde belirleyici değer olarak görülmektedir. Zenginler, meslek grupları biri birleri etrafında kümelenirken yoksullar, fakirler, yalnızlar bu gruplar tarafından bilinçli olarak dışlanmaktadır. Örneğin bir cemaatin Dernek Mescidinde Kur’an okumaları için bir araya gelen doktorlar, zenginler ve yoksul insanlar gerek ders sırasında gerekse dersten sonraki serbest sohbetlerde kesinlikle ayrı ayrı oturmakta yoksullara mesafeli bir duruş her halükarda anlaşılmaktadır. Hatta öyleki bu cemaatin doktorları (!) “doktorlar sohbeti” olarak özel bir sohbet dahi organize etmiş durumdalar. Bir başka İslamcı vakfın oturma salonunda sanki bir maç yapılıyor kimin kime çalım attığı belli değil! Ama yine belirgin olan yoksullara, etiketi olmayanlara değer verilmiyor olması. Muttaki, Muhsin, ilim sahibi olmak ikinci, üçüncü derecede değer haline gelmiştir.
      2- “ Fatiha Süresini[1] günde beş vakit ve her rekâtta okumak salâtın esaslarındandır. Fatiha Süresindeki “BİZ” şuuru maalesef her geçen gün erozyona uğramaktadır. Her ne kadar Ülkemizde uluslar arası yardım kuruluşları biri birleriyle rekabet içinde, Endonezya’dan Fildişi Sahillerine, oradan Karaib Depremine kadar yardım çalışmalarını başarıyla sürdürüyor olsa da,  özellikle Gazze’de muhasara altında ki ailelerden her ay 70–100 dolar karşılığı varsıl Müslümanlarla “kardeş aile”   ilan edilse de,  ayni duyarlılık burnunun ucundaki  “İslamcı” lakin  “beyaz Müslüman” sınıfına atlayamamış yoksullara karşı gösterilmemekte adeta onlardan kaçılmakta, görmezden gelinmektedirler.

      3- Beyaz İslamcıların  (İslamcı kesimin okumuş, yazar, stk yöneticisi kesimi)  sosyal etkinliklerde en önde, protokollerde kendine yer açma telaşına artık son vermesi gerekmektedir. Halktan ayrılarak, kalabalıkların arasında değil, yüksek platformlara, halka tepeden bakan pozisyonlara,  ayrıcalıklı konumlara olan tutku herkesin fark ettiği hastalıklı bir haldir ve bu hastalık Müslümanların sosyal, kültürel, siyasi etkinliklere ilgisini azaltmaktadır.

      4-  Mümin nezaketli, kibar, latif örnek bir şahsiyettir.  Selamı güzelce alır, geleni masasına, gurubuna davet eder, yalnız oturanların yanına arkadaş olur, tanışmak, dayanışmak, yardımlaşmak için her fırsatı değerlendirir. Bilir ki sağlıklı bir cemaat böyle inşa olur, cemaatleşmeden de ümmetleşmenin hayal olduğu malumdur.

Netice i kelam; müşriklerin sosyal, kültürel ilişkilerinde egemen olan; kibir, gurur, enaniyet,  aşağılama, insanları beğenmeme, yardımlaşmama, sevgisizlik, bireysellik, adamına göre tavır, menfaatçilik, saygısızlık, hürmetsizlik, kabalık, haklara riayetsizlik v.b duygu düşünce ve tavırları terk edip müminlerin ahlakından olan tevazu, şefkat, sevgi, merhamet, yardımlaşma, dayanışma, adalet ve eşitlik gözetilerek oluşturulacak birliktelikler, ortamlar; Allah’ın hoşnutluğuna vesile olurken toplumda Bizlere izzet, onur ve güç verecektir.


[1]Alemler’in Rabbi ( olan) Allah'adır Hamd ,Rahman, Rahim,           Din Günü'nün Malik’i (olana).       Biz yalnız sana abdolur ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi Mustaqım Yol’a ilet, Kendilerine Ni’met  verdiklerinin Yol’una, Gazab(ın)a uğrayanların ve  Sapmışlarınkine değil.“


21 Mart 2011 Pazartesi



 

    Kefere i Fecere/ Fasıklar ve Facirler!


Atilla MORÇOL
Kayseri;21.03.2011


            Kafirler, fasıklar ve facirler; Cehenneme burunları üzerine sürtülerek (Kibirli hallerinden eser kalmamış tam bir zillet halinde)  getirildiğinde sorulur onlara; “Nedir Sizi Cehennem Çukuruna sürükleyen!?”[1] diye.

            Hüsran ehli (İnsan hüsrandadır[2])  şöyle cevap verir;

            “Biz namaz kılanlardan değildik!”

            Namaz Dinin direğidir.[3] Namazla insan Ademevladı olduğunu gösteririr. Namaz kişiyi Adem’in varisi kılar. Kişi ile Rabbi arasındaki rabıta namazdır. Kulluğun en önemli  göstergesi Namaz’dır ki, kişi onunla Allah’ın uluhiyyeti ve ubudiyyeti önünde kıyama duru,rükuya varır, secde ederek  kulluğunu taçlandırır.

            Sonra;

            “Yoksul’a da yedirmezdik.“ 

            İnsanların haklarını   vermeyenler, Allah’ın üzerlerine müstahlef kıldığı nimet üzerinde meliklik taslayan zenginler mücrimler olarak Cehennem’e sürüleceklerdir. Bu öyle bir suçtur ki; kişiyi tuğyana,istikbara sürükler, dünyaya meylettirir, ahireti ve din günü de unutturur. Sonra elindekini biriktirmeye, ihtiyacından fazlasını  hak sahiplerinden kıskanmaya, cimrilik ederek servete tapmaya başlar. Adaletsiz ve eşitliksiz temelinde oluşturulan sosyo ekonomik düzenin sağladığı olanaklar ve şartlarla, bir kısım  insanın yoksullaşması pahasına  zenginleştikçe zenginleşir . Kendisine hiç faydası olmayan  servetini maymun gibi sımsıkı sarılır  mahrumların istifade etmesine cimrilik eder, yoksulları bahçesine yüksek duvarlarla  mani olur, Allah’ta onu  Cennetinden mahrum kılar. 

         Sonra;  

         “Dalıp gidenler’le bizde dalıp giderdik“ 

            Batıla dalıb dalıp gidenlerle birlikte dalıp gidenler de  Cehennem önünde kendilerini bulacaklardır. İnsan ve cin şeytanlarına[4] kapılıp gidenler, onlarla dostluk kurup sarmaş dolaş olanlar kendi hüsranlarını kendi elleriyle hazırlamış olmaktadırlar. Allah’a yönelmeyib, dünya hayatını ahiret yurduna tercih edenler , dünya perestler ile birlikte komşuluğu  yoksul kardeşlerine tercih edenler, mal ve mülkle sarhoş olup  gösterişi ve öğünmeyi  ahlak edinenler, biribirlerine israflarını tatlı tatlı anlatarak haz duyanlar; fasıklar,facirler ve kafirlerle kalpleri biribirine benzeyenler[5] kendilerini onlarla birlikte Cehennem önünde bulacaklardır.

         Sonra;       

            “Din Günü'nü Yalan sayardık.“

            Hesapların görülüp, mizanın kurulduğu gündür. O gün her nefis  ne getirdiğini  bilecek  nankörlüğünün bizzat şahidi olacaktır. Oysa dünyada iken  hiçte hesaba çekileceklerini zannetmiyorlardı. Batıla dalıb dalıb gidiyorlar, yoksulu düşünmüyorlardı. Helal haram ne bulurlarsa yiyorlar, zevk ve sefa içinde debelenib duruyorlardı. Tasa ve keder onlardan uzaktı.Ölümü de hiç hatırlamak istemiyorlardı.Böyle olmadığını anladıklarında ise  koyu bir zillet üzerlerine çöktü ve gizli açık herşeyi  ikrar ettiler.  

                                                                                                                                                                                    
         İşte A’raf sayılan Yeryüzü sakinlerine  Rahman ve Rahım olan Rabbin; Allah’tan  yüz çevirip dünyaya meyl eden nankörlere Ahiret Yurdunda  olup biteceklere dair bir sahne...Kur’an dan ders ve ibret alıp huy ve ahlak edinme  dileği ile....
                                                                                    


[1]74Müddessir074.41Mücrimler’i                                                                                                  42“Sizi şu Cehennem’e sürükleyen nedir?"                                                                                                  43„Onlarda "Biz Salat kılanlar’dan değildik"                                                                            44„Yoksul’ada yedirmezdik                                                                                                  45“Dalıp gidenler’le bizde dalıp giderdik                                                                                                 46“Din Günü'nü Yalan sayardık.                                                                                                     47“Sonunda Yakin gelip Bize çattı." derler.

[2] 103.01-    “  Andolsun Asr’a / Zorlu yıllara,Zamana ki,
103.02-      İnsan (lar) gerçekten Hüsran’dadır.
103.03-      Ancak iman edenler, Salih amelleri ahlak edinenler, birbirlerine Haqq'ı ve Sabr’ı tavsiye edenler müstesna.” 

           [3] a)Namaz dinin direğidir, terk eden dinini yıkmış olur. [Beyheki]
      b)Namaz kılmayanın dini yoktur. [İbni Nasr]
  c)Bizimle kâfir arasındaki fark namazdır. Namazı terk eden kâfir olur. [Nesai]
[4] 114.Nas 01”De ki: İnsanlar’ın Rabb'ine sığırınım.
                               02  İnsanlar’ın Meliki’ne
114 Nas 03       İnsanlar’ın İlâhı’na
114.04       Weswese veren (Vesvesecin )in Şerri’nden,
114.05       Sinsice Göğüsler’e ,,
114.06-      Cinler’den de, İnsanlar’dan da (olabilir).

[5]
    

Kefere i Fecere/ Fasıklar ve Facirler!
Atilla MORÇOL
Kayseri;21.03.2011



    Kafirler, fasıklar ve facirler; Cehenneme burunları üzerine sürtülerek (Kibirli hallerinden eser kalmamış tam bir zillet halinde)  getirildiğinde sorulur onlara; “Nedir Sizi Cehennem Çukuruna sürükleyen!?” diye.

    Hüsran ehli (İnsan hüsrandadır)  şöyle cevap verir;

    “Biz namaz kılanlardan değildik!”

    Namaz Dinin direğidir. Namazla insan Ademevladı olduğunu gösteririr. Namaz kişiyi Adem’in varisi kılar. Kişi ile Rabbi arasındaki rabıta namazdır. Kulluğun en önemli  göstergesi Namaz’dır ki, kişi onunla Allah’ın uluhiyyeti ve ubudiyyeti önünde kıyama duru,rükuya varır, secde ederek  kulluğunu taçlandırır.

    Sonra;

    “Yoksul’a da yedirmezdik.“ 

    İnsanların haklarını   vermeyenler, Allah’ın üzerlerine müstahlef kıldığı nimet üzerinde meliklik taslayan zenginler mücrimler olarak Cehennem’e sürüleceklerdir. Bu öyle bir suçtur ki; kişiyi tuğyana,istikbara sürükler, dünyaya meylettirir, ahireti ve din günü de unutturur. Sonra elindekini biriktirmeye, ihtiyacından fazlasını  hak sahiplerinden kıskanmaya, cimrilik ederek servete tapmaya başlar. Adaletsiz ve eşitliksiz temelinde oluşturulan sosyo ekonomik düzenin sağladığı olanaklar ve şartlarla, bir kısım  insanın yoksullaşması pahasına  zenginleştikçe zenginleşir . Kendisine hiç faydası olmayan  servetini maymun gibi sımsıkı sarılır  mahrumların istifade etmesine cimrilik eder, yoksulları bahçesine yüksek duvarlarla  mani olur, Allah’ta onu  Cennetinden mahrum kılar. 

    Sonra;  

    “Dalıp gidenler’le bizde dalıp giderdik“ 

    Batıla dalıb dalıp gidenlerle birlikte dalıp gidenler de  Cehennem önünde kendilerini bulacaklardır. İnsan ve cin şeytanlarına kapılıp gidenler, onlarla dostluk kurup sarmaş dolaş olanlar kendi hüsranlarını kendi elleriyle hazırlamış olmaktadırlar. Allah’a yönelmeyib, dünya hayatını ahiret yurduna tercih edenler , dünya perestler ile birlikte komşuluğu  yoksul kardeşlerine tercih edenler, mal ve mülkle sarhoş olup  gösterişi ve öğünmeyi  ahlak edinenler, biribirlerine israflarını tatlı tatlı anlatarak haz duyanlar; fasıklar,facirler ve kafirlerle kalpleri biribirine benzeyenler kendilerini onlarla birlikte Cehennem önünde bulacaklardır.

    Sonra;       

            “Din Günü'nü Yalan sayardık.“

    Hesapların görülüp, mizanın kurulduğu gündür. O gün her nefis  ne getirdiğini  bilecek  nankörlüğünün bizzat şahidi olacaktır. Oysa dünyada iken  hiçte hesaba çekileceklerini zannetmiyorlardı. Batıla dalıb dalıb gidiyorlar, yoksulu düşünmüyorlardı. Helal haram ne bulurlarsa yiyorlar, zevk ve sefa içinde debelenib duruyorlardı. Tasa ve keder onlardan uzaktı.Ölümü de hiç hatırlamak istemiyorlardı.Böyle olmadığını anladıklarında ise  koyu bir zillet üzerlerine çöktü ve gizli açık herşeyi  ikrar ettiler.  
                                                                                                                                                                        
    İşte A’raf sayılan Yeryüzü sakinlerine  Rahman ve Rahım olan Rabbin; Allah’tan  yüz çevirip dünyaya meyl eden nankörlere Ahiret Yurdunda  olup biteceklere dair bir sahne...Kur’an dan ders ve ibret alıp huy ve ahlak edinme  dileği ile....
                                                                                    

27 Şubat 2011 Pazar


Ümmetin
Ocak 2011 İntifadaları;
Beklenen Darusselamları Müjdeliyor

Atilla MORÇOL
Kayseri/27.02.2011


    Tunus’ta bir mazlumun kendini yakmasıyla başlayan “Artık Yeter!”  hareketinin manası; Tunus'tan  Yemen'e, Irak'tan Ürdün'e  tüm bölgeye yayılması, bu arada Arnavutluk, Ermenistan ve Kuzey Kurdistan Özerk Bölgesinide etkilemesiyle ortaya çıkan durumu; İster Adalet Ağaoğlu gibi “İslam Ronesansı” tabiriyle isterse İslamcı kesimin dediği gibi “Devrim” olarak nitelendirin; Müslüman Halkların 1400 Yıllık serüveninde, ulemanın (Dinadamı sınıfı) ve ümeranın (Yönetici sınıf)  vesayeti altında tebaya dönüşen özgür  yaratılmış halkların  kendi kendilerini yönetme haklarını, asırlar boyu süren bir uyku döneminden sonra  hatırlayıb,ölümünede olsa sahip çıkma süreci olarak değerlendirmek gerekir. Artık müslim ve gayri müslim ortadoğu halkları kendi kaderlerine sahip çıkıp, yöneticilere kul olmak değil özgür bireyler olarak yönetimi kendileri seçip,denetleyib azletme haklarının insan olmanın yegane temel şartı olduğunu anlamış bulunmaktadırlar.  Kula kulluk değil Allah’a kulluğunda temel şartı budur. Allah adına dahi olsa hiçbir beşerin,sınıfın,zümrenin; fıkıh oluşturarak bunu layüselleştirip naslaştırarak halklara egemen olma  sevdasında bulunma dönemi artık kapanma noktasına gelmiştir. Bu açıdan Tunus’ta başlayıb Mısırda sonuçlanan  ve  Libya’da vahşet sınırını aşan katliamlara  rağmen  bu günlerde  sonuçlanması beklenen  özgürleşme süreci; İslam dünyasında  sosyo ekonomik    “sıçrama” etkisi yapacak  bir türbülans mahiyetindedir.
    Tunus’ta ki volkan mesabesindeki patlama halkların onur kaynağı özgürlükleri için despotizme ve istibdata karşı “artık yeter!” çığlığıdır. Bir pazarcı muztasaf olan 26 yaşındaki Muhammed Bouzazizi; istizaf ve istismarın  devlet siyaseti haline getirildiği bir coğrafyada; insanlık dışı totaliter rejimi gayrimeşru ilan edebileceği zor ve riskli ama yegane yolu seçerek kendini dünyanın gözleri önünde ateşe verdi. Bu onurlu eylemi ile Bouzazizi’nin  tüm insanlığa haykırdığı gerçek; “bu totaliter  rejim altında yaşamak; yanmaktan beterdir!”  Nitekim bu mesaj tüm bölge halklarında  doğru okundu ve algılandı ve  “ölümse bir defa olur!”  denilerek  hiç beklenmeyen  Mısır ve Libya gibi, meydanlara çıkıp “hayır” demenin “kaybolmak” la eşit olduğu ülkelerde halk kitleler halinde “artık yeter” intifadasını günlerce sürdürdü, sürdürmeye devam etmektedir. Fravuni istibdat rejimlerinin tek etkili silahı, halk üzerine “korku” salmaktı ve bu “korku” ölümü göze almak panzehiri ile etkisiz hale getirilmiştir. İşte Muhammed Bouzazizi’nin yaptığı budur. Allah O’nu bağışlasın ve Rahmetiyle kuşatsın! 
    2011 Artık Yeter İntifadası; Müslüman Halkların  1400 Yıllık çalınan ve gasp edilen kaderinin; bizzat  mazlum Halklar tarafından bir Devrimle tekrar sahiplenilmesi  hareketidir. Bu açıdan  bir milad, bir kırılma noktasıdır. Müslüman Halklar seçkinlerin vesayetinden/ yönetiminden çıkıp/kurtulup; kendi yönetimlerini kurabilirse ki beklenen budur, İslami dünya görüşü ile donatılmış bir halk idaresi (İslam Demokrasisi) ; Yeryüzünde  İslam Dünyasını; Darusselam adacığı kılacaktır. Hala görülemeyen/görülmek istenmeyen; “Artık Yeter!” Devrimlerinin baş gösterdiği Ülkelerdeki müstebit otoriter rejimlerin varlık sebebi; Ümeyye İktidarı ile başlayan ve  Abbasilerle takriben 850 yılda oluşturulan fıkıhla perçinlenen istibdat rejimlerinin, dini/islami olduğuna dair yanılgıdır. Bu tarihi yanılgı ne yazıkki İslam'ın tüm dinamizmine rağmen, müslüman halkları despotizm ve istibdat rejimleri altında  cahilleştirmi,fakirleştirimiş ve köleleştirmiştir.   İslama yakışan  Yönetim Şeklini ortaya koyamayan halklar; müstebitlerin yönetimine  boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Bu  Asırlardır hep böyle olmuştur. Kurulacak Darusselamlar; sadece müslümanların değil, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun kendini güvende hissetmeyen müslim/gayrimüslim tüm mazlumların  “her zaman sığınırım” diyebileceği bir  Selam Yurdu olacaktır. Tarih bu yönde işlemeye başlamıştır. Müslüman Halklara rağmen  elitist despotlar; siyasete,ekonomiye ve sosyal hayata istedikleri gibi yön verib Rablik iddasını artık ebediyyen kaybetmişlerdir. Müslüman Halklar Rabliği,İlahlığı ve Melikliği Allah’a has kıldıklarında dünyanın merkezi; Darusselam olacaktır. Müslüman Halkların kendi elleriyle "vasat Ümmet" olma sorumluluğunu bir kenara bırakmasıyla  boş kalan  meydanda İstikbarlaşan tuğyan ( Dünya İstikbarı)   meydanı  Müslüman Halkların  Hakçı ve Halkçı  Adalet yönetimine bırakacaktır. Daha şimdiden Mısır'da koyu Selefi akımlar bile  bu muazzam halk devrimlerinin etkisiyle hareket fıkıhlarını sorgulamaya ve gözden geçirmeye başladılar bile. İslamın  ilkeleriyle içi doldurulan Demokratik yönetim şekline elbetteki "ha" diyince ulaşmak mümkün değildir. Zira  bozulma ve ifsad  "ha" diyince  toplumlarda  virüs gibi hızla yayılırklen, ıslah ve iflah   zor ve zaman alan bir  süreçtir. İslam Demokrasisi'de  elbetteki   siyasi düşüncedeki  hurafelerden, sapmalardan arınmayı, yeni bir  yönetim şeklinin  dini düşünce ile adabtasyonunu  zorunlu kılmaktadır ve bu  zaman alan bir süreci  gerekli kılmaktadır. 2011  Ocak Devrimleri ile İstibdat,despotizm,totaliteriz Müslüman Halklar tarafından tarihin çöplüğüne atılmıştır. Her türlü istibdatın yerini  Özgürlük  almıştır. Dinde zorlama yoktur. Halklara çocuk muamelesi yapmak, despotizmi doğurduğu anlaşılmıştır. Özgür  ortamda toplumlar nasılsa öyle idare olunacaktır. Müslüman Halklar  Nefislerindekini   değiştirdikçe durumları  daha iyiye doğru gidecektir.
    Müslüman Halkların tüm yaşam dinamizmini baskı altına alan,etkisizleştiren,dumura uğratan her türlü İstibdat ve despotizm tasfiye sürecine girmiştir. Artık bundan sonra Halk; kendini yönetme hakkını kendi kullanacak, yöneticilerini (Hizmetkarlarını)  seçecek,denetleyecek  ve gerektiğinde azledecektir. Halkların katılımıyla oluşturulmuş Anayasalarla belirlenmiş Hak ve görevler, hukuk devleti ve özgürlüklerin güvence altına alındığı İslam Demokrasisiyle  Ümmet kendini bulacak, İttihada daha bir yaklaşacak , biribiriyle hayırda yarışan   Darusselamlar  oluşturacaktır.

24 Şubat 2011 Perşembe


 Dünya’ya Yönelenlerin Amentüsü:
 Hiç Ölmeyecekmiş Gibi Dünya İçin Çalışmak!
 Yarın  Ölecekmiş Gibi de Ahiret için!

Atilla MORÇOL
24.02.2011 Kayseri

          Meşhur bir söz vardır ya duymayan kalmamıştır kabilinden ki mimberlerden,vaizlerin halka, insanların biribirlerine her fırsatta zikretmekten kaçınmadıkları, Kur’an dan daha çok dillerde olan ve “hadis” hatta “sahih hadis” olarak nitelendirilen; “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın!” şaşıranların şaşmasına, sapanların sapmasına,ahiretin unutulmasına, dünyaya teveccühe yol açan şeylerin  başında gelir. Bu söz,hiç dikkat ettinizmi çoğunlukla müslümanları neredeyse “cezbeye” getiriyor,mest ediyor. Adeta hallerinin meşrulaştırılması için düşünülmüş,taşınılmış ve uydurulmuş bir sözdür ve hiçbir hikmetli yönü yoktur. Bu meşhur (!) söz nakledenlerin dilinde  “hadis” olarak tanıtılır ve ballandıra ballandıra üzerinde yorumlar yapılır. “Rasulullah buyurduki…” diye başlanır ve “Hiç ölmeyecekmiş gibi….”  Bu meşhur söz tekrarlanır. Belirtelim ki bu “söz” ün meşhurluğu; çok özlü, ders veren, takvaya yönelten,hikmetli olmasından değil ççok tekrarlanan olmaktan ve  müslümanları azimetten ruhsatlara,oradan da masiyetlere çaktırmadan dönüştürmesinden gelmektedir.Ve bu kadar dillerde dolaşması ve hararetle hikmetinden bahsedilmesi; insanoğlunun dünyaperesliğinine ve  dünyevileşmesine meşruiyet kazandırmasından kaynaklanmaktadır.
                        Bahse konu bu “söz”  “hadis” midir? Bu sözün  Kütüb-ü Tis’a [1]da geçmediği malumdur. Aynı zamanda bu “söz”ün mevzu hadis kaynaklarında  Hz. Ali’ye atfedildiği,hadis olmamakla birlikte manasının doğru olduğundan bahsedilmektedir. Oysa Rasulullah sav  ve Ali ra yaşam tarzları bu "sözü" peşin peşin tekzib etmektedir. Ve hiçbir zaman “hiç ölmeyecekmiş” gibiyi akıllarına bile getirmediklerini ortaya koymuşlar, hayatlarının  her döneminde sanki birkaç saat sonra ahirete göç edeceklermiş gibi yaşamışlar ve inanmışlardır. Kaldıki Vahyin hiç bir yerinde "hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışma"  övülmemiş aksine birçok ayetle yerilmiştir. Bu “meşhur Söz” ün analizine geçmeden önce (ki analizede muhtaç  da değildir ya neyse) Vahye müracaatla Tevbe Süresi’nden;“De ki:"Eğer Babalarınız, Çocuklarınız, Kardeşleriniz, Eşleriniz, Aşiretiniz, kazandığınız Mallar, kesada uğramasından korktuğunuz Ticaretiniz ve Hoşunuz’a giden Evler, Sizler’e Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve O'nun Yolu’nda cihad etmekten daha Sevimli ise, artık Allah'ın Emr’i gelinceye kadar bekleyin. Allah, Fasıqlar Topluluğu’na Hidayet vermez.[2]  Ayeti celilesi üzerinde  durmamız gerekir. Bu ayette Allah; insanlar için çok değerli,sevgili,tutkulu olan “nimetleri” sayıyor ve tüm bu nimetler Allah’a ve Rasulüne teveccühten alıkor,bunları Allah’a ve Rasulüne olan muabbedinizden dolayı bir çırpıda elinizin tersiyle itemiyorsanız ve bu nimetler sizi Allah Yolunda cihadtan alıkoyuyorsa ki bu sevgi ve muabbetten dolayıdır; o halde Sizler Fasıklar topluluğusunuz. Rabbimiz böyle buyuruyor.
          Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışmak başlı başına bir cürümdür ve şeytanın; Adem ve Eşinin Cennet’ten çıkışına neden olan “yasağı” çiğnemelerinde aldatıcı ve baştan çıkartıcı olan “cennette ebedi kalmak” yada Kur’anın ifadesiyle “Cennette ebedi kalmayasın diye!” dediği fısıltıdır.[3] Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için  çalışan,dünyaya yönelen kişi  bu kadar güçlü bir tutku ve ihtirastan sonra;Rabbini, ahireti, hesap gününü nasıl unutmayacak,teveccüh edecek,nasıl salih amellere huşu içinde sarılacak,bu mümkünmü? Yada tam tersi;”Yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışan” ahirete yönelenin  gözünde dünya nimetleri bir oyun ve eğlenceden,gelib gecici kısa bir yararlanmadan başka ne anlama gelir? Bir vucutta iki kalp olamayacağına göre nasıl olurda ahirete yönelme ile  dünya tutkusu bir kalpte yer bulur!? Fakat bu sözün toplumda bu kadar revac bulmasının yegane sebebi, insanların yaşam tarzı ve felsefesiyle uyum içinde olması daha doğrusu, dünyaya olan meyli hatta seküler hayatı olumlama, meşrulaştırma rahatlığı vermesindendir. Yani vicdan rahatlatma, kendi kendini aldatma, başını kuma gömme işlevi görmesidir. Yahudileşme  (aşağılık maymunluk) ve Hristiyanlaşma (necis domuzluk) sürecinin getirdiği aç gözlülük, dünya metaına tutkunun, temiz,necis; helal haram demeden  yeme ideolojisinin meşrulaştırılmasına matuf bir sözdür bu.
     Kuran’da dünya metaını/nimetlerini tercih ve istek[4],Dünyevi nimetlerin; Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve O'nun Yolu’nda cihad etmekten daha Sevimli olması,[5] Ahireti değilde dünyayı sevmek[6] mü’minlerin vasıfları olarak anılmaz.Aksine bunlar kefere ve fecerenin, nifak ehlinin, fasık ve facirlerin vasıfları,tercihleri olarak anılır. Allah Ahiret Yurdunu tercih etmemizi tavsiye ederken ancak insanlara yol gösterir[7] ve dünya’dan da nasibinizi[8] unutmayın buyurur. Dünyadan nasibi unutmamak demek dünyaya meyledip teveccüh etmek değildir. Ahiret için gerekli olan salihatların  ve kulluğun yapılabilmesi için gerekli enerji ve donanımın  sağlanmasıdır.Bir seferde/yolculukta kişinin yanına aldığı “yolluk” babından gerekli olan şeylerdir. Başta Rasulukllah’ın ve güzide  Ashabının yaptığı da tam da budur. Rasulullah ve Ashabı dünyayı ve dünya işlerini Salih amel,hayr,kulluk ve airet temelinde tanımlamış ve tanzim etmişlerdir. Dünyanın  ahretin tarlası olması da bu anlama gelmektedir. Yani Dünya da ahiret için  tasarrufta bulunmak ve hazırlık yapmak.
      Emiral Mü’minin  Ömer bin Hattab bir gün  kızı (Hafsa binti Ömer ranh) nın yanına vardı.  Validemiz ona ekmek üzerine et suyundan  yiyecek hazırladı ve üzerine yağ döktü. Hz. Ömer bunu görünce;”Bir kapta iki katık! Allah’a ulaşıncaya kadar asla böyle bir yemeği yemem!” dedi.

     Hulasa

     “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için,yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak” sözü,Hadis Kaynakları olan  Tis’a da geçmeyen, Rasulullah’a atfedilen bir  sözdür. Kimi yerde Ali Ra isnat edilse de, Ali ra bu sözü ve manasını yaşam tarzıyla tekzib ettiği malumdur. Son söz olarak “bu kelamın” insanları Hakka ,hayıra,ahirete yöneltmek bir yana yönelenleri de ifsad ederek dünyaya meyletirici,zevk ve safaya daldırıcı olduğunu görmek,görebilmek; hikmet ve marifet isteyen bir nimettir.[9]  


[1] Kutubi Tis'a, Kutubi Sitte'ye ek olarak, İmam Ahmed'in Müsned'ini, Darimi'nin Sünen'ini ve İmam Malik'in Muvatta'ını içeren dokuz hadis kaynağına verilen addır.
[2] 9 Tevbe 24
[3] 7 A’raf  20-     “ Şeytan, kendilerinden Ayıp Yerleri’ni açığa çıkarmak için Onlar’a vesvese verdi ve dedi ki: "Rabb'inizin Size bu Ağac’ı yasaklaması, yalnızca, Sizin İki Melek olmamanız veya Ebedi Yaşayanlar’dan kılınmamanız içindir." 

[4] 011 Hud 15-16   “Kim Dünya Hayatı’nı ve O’nun Çekiciliğini isterse, Onlar’a yapıp ettiklerini onda Tastamam öderiz ve Onlar bunda Hiçbir Eksikliğe uğratılmazlar.16-      İşte bunların, Ahiret'te kendileri için Ateş'ten başkası yoktur. Onlar’ın onda bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları Şeyler de Geçersiz olmuştur.”
[5] 9 Tevbe 24-“De ki:"Eğer Babalarınız, Çocuklarınız, Kardeşleriniz, Eşleriniz, Aşiretiniz, kazandığınız Mallar, az Kar getireceğinden korktuğunuz Ticaret ve Hoşunuz’a giden Evler, Sizler’e Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve O'nun Yolu’nda cihad etmekten daha Sevimli ise, artık Allah'ın Emr’i gelinceye kadar bekleyin. Allah, Fasıqlar Topluluğu’na Hidayet vermez.”
[6] 075. K ıyame  20-      Hayır, siz Çabuk geçen’i  seviyorsunuz.21-      Ve Ahiret’i bırakıyorsunuz.
076 nsan 27-      Gerçek şu ki bunlar Çabuk geçen’i seviyorlar. Önlerinde bulunan Ağır bir Gün’ü bırakıyorlar.

[7] 092 Leyl 12-13     “Elbette Bize düşen, Yol göstermektir.Son’da ilk’te Bizimdir.”
[8] 062.10- Artık Salat’ı kılınca, Arz’a dağılın, Allah'ın Fadlı’nı ibtiga edin ve Allah'ı çokca zikredin, umulur ki Felah’a erersiniz.062.11- Oysa Onlar bir Ticaret ya da bir Eğlence konusu gördükleri zaman, Ona sökün ettiler ve Seni Ayakta bıraktılar. De ki: "Allah'ın katında bulunan, Eğlence’den de, Ticaret’ten de daha Hayırlı’dır. Allah Rızıq verenler’in en Hayırlı’sıdır."

[9] 008.Furkan 29- Ey İnananlar, Allah'tan ittiqa ederseniz, Size Furqan’ı (doğruyu yanlıştan ayıran’ı) verir, Allah ise, elbette  Büyük Karşılık katında olandır.

10 Şubat 2011 Perşembe


Aşağılık Maymunlar ve Necis Domuzlar
Olmak 
Ne Anlama Geliyor!?

Atilla MORÇOL

Asya'da maymun yakalamak icin kullanilan bir çesit tuzak vardır. Hindistan cevizi oyulur ve iple bir agaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.
Hindistan cevizinin altına, bir çocuğun açık vaziyette elinin girebileceği  ince bir yarık açılır. Oradan içine maymunun kokusunu ve tadını çok sevdiği bir
yiyecek konur.. Bu yarik sadece maymunun elini acikken sokabileceği
boyutlardadır. Yumruk yaptığında elini dışarı  çıkartması mümkün değildir. Maymun tatlının
kokusunu alır,yiyecegi yakalamak icin elini içeri sokar, ama yiyecek
elindeyken elini disari çıkartması imkansızdır. Sıkıca yumruk yaptığı eli tatlıya olan tutkusu nedeniyle açmayı aklına getirmez ve kolayca soktuğu gibi  kolayca elini kurtarmayı beceremez. Avcıları görüncede  iyice  bocalar. Oysa yapacağı çok basittir elindekini bırakıp açmak. Eli Boşken  nasıl  tatlı yiyeceği eline alıp sımsıkı tuttuysa, bırakıp sahip olmaktan vaz geçme firasetini fedakarlığını gösteremez.Bu sahip olma tutkusu maymunun  avcıların eline düşüp  oyun ve eylence aleti olmasının sebebi olur. Elbetteki  maymun,elini nasıl sokmayı  becerdiyse çıkartmasınıda becerecek yeteneğe sahiptir. Lakin sahip olma ve tatma tutkusu ona bu tuzaktan kurtulma yolunu unutturdu.
 Maymun oldukça zeki bir  hayvandır. Sempatik ve sevimlidir de. O halde, Allah’ın Kur’anda  “aşağılık maymunlar olun”  hitabı ne anlama gelmektedir!? Bunun üzerinde biraz duralım. Sahip olma ve aç gözlülük,başkasına ait olanı kapma,çalma, sömürü temayülü insanda da  olan  kötü hasletlerdir.  Nitekim  Kur’an da geçen  Sept  Olayı  (Cumartesi Ashabı) İnsanların bu zaafını ve sahip olma tutkusunu ve açgözlülüğünü  anlatmaktadır. “Aşağılık Maymunlar” tabiri Kur’anda  iki yerde  Baqara 65 ve A’raf 166  da geçer. Baqara’da ;
65- Andolsun, Siz’den Yedinci gün Haddi-aşanlar’ı elbette biliyoruz. İşte Biz, onlara" "Aşağılık/Zelil Maymunlar olunuz" dedik.
66- Bunu, hem Çağdaşları’na, hem  Halefleri’ne/gelecek olanlara bir Nekal (İbretlik), Muttaqiler’e de bir Mew'ıza (Öğüt) kıldık.”
 Maymun, gerek yetişkinlerin gerekse çocukların  sempatisini çeken bir hayvandır. Bilmediğimiz yada görmek istemediğimiz  bir şey mi var? Bir insanı kötülemek için kullanılan  ‘maymun iştahlı’ tabirinin bununla bir ilişkisi varmıdır? Uzak doğuda  Amerikada maymunların insanların ellerindekini kaptıklarına, evlere gizlice girip,piknikte,arabada ,kapalı yerlerde insanlara ait  yiyecekleri  çaldıklarına, aşırdıklarına sıklıkla şahit oluruz ve insanlar bu sahneleri videolara çekerek bu ahlak dışı davranışları maymuna yakıştırarak  gülme ve eğlenme vesilesi yaptıkları bilinen bir durumumdur. Yoksa insanların maymuna olan sempatilerinin altında; maymunların bu halinde kendilerinde olan bir şeymi görürler yada  maymun davranışının bir zamanlar yada halen kendilerinde de olduğunumu  hatırlamaktadırlar?! Bu akıllı ve zeki hayvan açgözlülüğünün esiri olması nedeniyle katliamlara uğratılmış, insanlık tarihi boyunca  insan oğlunun eğlence aleti haline getirilerek tasmaya ve kafese mahkum edilmiştir.  Karın tokluğuna insanların gülüp eğlendiği  bir nesne olmuştur. Oysa Aklını iyi kullanmasını bilseydi yani israf etmeseydi,özgürce yaşayacak ve karnını her  canlı gibi doyurmasını bilecekti.Maymunun aşağılık ve zelil kılınmışlığı; maymunluk sıfatı nedeniyledir.!? Bu maymunluk sıfatına sahip olan insanda olsa aşağılanmayı hak eder. Maymunluk yapanlar aşağılanır.Ademin varisi olan insana  maymunluk yaraşmaz. Bu sıfata sahip olanlar  suetleri insan da olsa maymunlar gibi aşaılanırlar.  A’raf Süresine, Sept Kıssasına dönelim:
163-   “ Bir de Onlar’a Deniz Kıyısı’ndaki Şehr’i sor. Hani onlar Sebt Haddi’ni aşmışlardı. Sebt Günü İş yapma Yasağı’na uyduklarında Balıklar onlar’a açıktan akın akın geliyor Sebt Günü İş yapma Yasağına uymadıklarında ise gelmiyordu. İşte Biz Fısqları dolayısıyla Onlar’ı böyle imtihan ediyorduk.
164-    Onlar’dan bir Topluluk "Allah'ın kendilerini Yıkıma uğratmak veya Şiddetli bir Azab’a uğratmak istediği bir Qawm’e ne diye bir Öğüt veriyorsunuz" dediğinde "Rabb'inize karşı bir Özür için ve bir İhtimal sakınırlar diye", dediler.
165-    Kendilerine Hatırlatılanı unuttuklarından da Biz de Kötülük’ten sakındıranlar’ı kurtardık. Zulmedenler’i yaptıkları Fısq dolayısıyla Zorlu bir Azab ile yakaladık.
166-    Onlar kendisinden Sakındırıldıkları Şey’i yapmakta ısrar edip başkaldırınca onlar’a "Aşağılık Maymunlar olunuz" dedik.”[1]

 Maide Süresindeki şu uyarılar ve tehditler oldukça manidardır:
60-Allah hakkınızda kesinleşmiş bir Ceza olarak bundan daha Kötüsü’nü haber vereyim mi? Allah'ın kendisene la’net ettiği, ona karşı gazablandığı ve Onlar’dan Maymunlar ve Domuzlar kıldığı ile Tağut'a Tapanlar, işte bunlar yerleri daha kötü ve Dümdüz-yol’dan da sapmışlardır.
62-Onlar’dan çoğunun Günah’ta, Düşmanlık’ta, ve Haram Yiyicilik’te Çabaları’na hız kattıklarını görürsün. Yaptıkları ne Kötü’dür.
63-Rabbâniyyun ve Ahbâriyyun onları Günah söylemelerinden ve Haram Yiyicilikleri’nden sakındırmalı değil miydi? Yapmakta oldukları ne Kötü’dür.
65-Eğer Kitap Ehli inanıp sakınsalardı elbette onların Kötülükleri’ni örter ve Onlar’ı Ni’metler’le donatılmış Bahçeler'e sokardık.
66-Ve eğer Onlar Tewrat'ı, İncil'i ve kendilerine Rabb'lerinden indirileni ayakta tutsalardı elbette Üstlerinden ve Ayaklar’ının altından yiyeceklerdi. İçlerinde Mu’tedil bir Ümmet vardı. Onların çoğunun yapmakta oldukları ise ne Kötü’dür.[2]

Gelelim “Necis Domuzlar” ilencine. Domuz sınırsızlığı temsil eder. Sınırsız çiftleşme,sınırsız doğum,sınırsız yemek,içmek. Domuzun; hiçbir sınırı yoktur.Ne bulursa temiz, kokmuş, bozulmuş demeden önüne geleni yemesi, önüne gelenle  ve sıklıkla üremesi, aile bağı olmaması aşağılık tabiatı ile maruftur. Domuzluk, domuzun ahlakı daha doğrusu tabiatıdır. Herşeyde ve her konuda sınırsızlık demektir. Ki bu  tabiat isevilere musallat olarak, onların  hristiyanlaşmalarına yol açmıştır.
İşte aşağılık maymunlar ve Necis Domuzlar (Hınzırın necisliği Enam 145 ile tescillidir.)  İsrailoğullarının ve İsevilerin farklı açılardan sapıklığına dalalet eder:Maymunluk ve Domuzluk!  İsrailoğulları  kendilerinden önceki sapıkları taklid ederek ve ellerindeki  Hidayet kaynağı Kitab’ı bir kenara bırakarak, cimrilikte ve mal tutkusuyla  haddi aştılar. İseviler ise temiz olanı necis olanla değiştiler. ‘Domuz içimizdeki israiloğulları kökenli olanlar için yasaktır!’ dediler. ‘Romalılar için değil’.  İsa'ya  as muhalefet ederek Pavlos’un yolunu takip ettiler ve necis olan Domuzu yemekte beis görmediler. Bir yasak yada  sınır kaldırıldığında hiçbir sınır kalmaz. İsevilerin dindeki sapmaları “domuzluk”  ahlakına denk düşen bir bozulmadır.Ki  Hristiyanlaşmayla sonuçlanır.Maide 63 te geçen "Rabbaniyyun" tabiri hristiyan alimleri için dir ve onlara; domuz gibi şehvetten ve her türlü pisliği yemekten kavimlerini men etmediklerinden bahsedilmektedir.
Maymunlaşma ise maymunun doymak bilmez aç gözlülüğünden,egoizminden, tuttuğuna sahip olma ihtirasından  gelen bir tabiattır. Ki bu tabiatı ile aşağılaşır. Doymak nedir bilmez, her an bir şeyler kapıp yemek ister.İnsanların  eşyalarını çalar, çocukların elindekini kapar.Maymun ölümüne ve esaretine, sahip olma ihtirası gözünü bürümüştür. Ve bu uğurda hiçbir şeyin önemi yoktur. Ki bu Yahudileşmeye tekabül eder.
Bir tarafta “maymunlaşma” tabiatı ile Yahudileşme, diğer tarafta “Domuzlaşma”
 tabiatıyla Hristiyanlaşma. İsrailoğulları maymunlaşma ahlakı ile Yahudileşirken, İseviler  domuzluk  tabiatı ile hristiyanlaştılar. Gerek Yahudileşme ve gerekse  hristiyanlaşma ; bir bozulma, sapma, dejenere olma gibi sonuçları olan hastalıklı haldir. Ya müslümanların durumu!? Müslümanlar yahudileşme ve hristiyanlaşma sürecinin girmişmidir? Bu sürecin neresindedir? Rasulullah ümmetinin bu süreçlere sapacağını daha o günlerde görmüş ve uyarmıştı;
Şüphesiz ki siz kendinizden önce gelen milletlerin yoluna, karışı karışına, arşını arşınına, tıpatıp uyacaksınız. O derecede ki şayet o ümmetler daracık kiler deliğine girseler siz de onlara uyarak illa oraya girmeye çalışacaksınız.
-Ya Rasulullah! Bu ümmetler Yahudiler Hıristiyanlar mı?
- Onlardan başka kim olacak?”[3]

Yukarıdaki Baqara, A’raf ve Maide Sürelerindeki “aşağılık maymunlar ve domuzlar” uyarılarını içeren ayetlerin öncelikle  Müslümanlara uyarı olduğu anlaşılmalıdır. Yahudileşme ve Hristiyanlaşma temayülü ile aşağılık maymunlar ve aşağılık domuzlar damgası yiyen bu  ümmetler gibi  olunmaması istenmektedir. Zira Kur’an; müslümanlar ve mü’minler için  hayat rehberidir.Ve bu Kitab; Allah’tan sakınma hassasiyeti olan muttakiler için bir hidayettir. Hablullah olan Vahiy aramızda olduğu müddetçe ki Kıyamet'e kadar olacaktır, Müslümanların arınmasında, sırat ı mustakiym üzere bulunmasında, her zaman tecdidle durulmasında bir imkan ve fırsat kapısı hep bulunacaktır.
Ümmetin  genel görünümü; yahudileşme ve hristiyanlaşma sürecinin Hicri 50 lerde başladığını  söylemek zor olmasa gerek. Vahyin  servet, biriktirme, infak,zekat,sadaka ile ilgili ayetleri ile yani dünyevi nimetlere teveccüh ile ebedi ahiret yurdunun nimetlerini tercih noktasında ,  yahudileşme ve hristiyanlaşma süreci müslümanlar için birinci derecede tehdit oluşturduğu anlaşılmalıdır.



[1]  7 A’raf 163/166
[2] 5 Maide 60/66
[3]  Buhari ve Muslim