20 Ocak 2012 Cuma

İşlevini Yitirmiş Bir Yapı Olarak;
 Sunni Hilafet Teorisi’ne
 Reddiye

Atilla MORÇOL
Konya/20.01.2012

İslam, insanlık ortak aklının ürettiği düşünce ve araç, gerece üretenin kimliğine bakmaksızın meşru görmekte ve alınıp istifade etmeyi caiz saymaktadır.[1] Zira “akıl” Allah’ın ayetlerindendir ve akıl ayetinin ürettiği maruf, doğru ve faydalı her şeyden istifade etmek Müslümanlar içinde insanlık içinde bir haktır. Nihayetinde her şeyin sahibi ve yaratıcısı ancak Allah’tır. Bu itibarla Batı aklının ürettiği iyi ve faydalı olan bir şeyi batıda üretilmiştir diye reddetmek makul bir davranış değil, asabiyetten kaynaklanan bir yaklaşım olduğu açıktır.”

Kur’an da ve Sünnet’te Ümmetin ya da Müslüman toplumların yönetim şekliyle ilgili bir model rejim emredilmemiştir. Rasulullah’ın Medine’deki yönetimi,nevi şahsına müteallik,risaletin bir parçası olarak ve tamamen Allah’ın kontrolünde,denetiminde ve direktifinde cereyan eden bir yönetimdir. Yönetim şekli tabii olarak Müslümanlara, kavimlere, halklara bırakılmış lakin yönetim anlayışına adalet, dürüstlük, halkın maslahatı, hukuk, muhalefet hakkı, müşavere gibi ilkeler ve kurumlar getirilmiştir. Yani önemle üzerinde çokça durulan ve insanlık kadar eski aile kurumuyla ilgili olarak bir model ve şekil getirilmediği gibi. Yani aile hayatı, ilişkiler, hak ve görevler nasılsa öyle devam etmiş yalnız İslami hükümlerle çelişen ve çatışan konular vahiyle ve sünnetle tasfiye ve tesfiyeye tabi tutulmuştur. Bunun gibi siyaset ve yönetim konusunda da insanlığın ortak aklı ile geliştirilmiş sultanlıklar, krallıklar, padişahlıklar, kabile reisliği gibi yönetim anlayışı ve modeli aynen alınmış ancak bu modeller İslam’ın ilkeleri inşa edilip, İslamileştirilmiştir. Mesela kralların ve sultanların keyfi yönetimleri, meşru görülmemiş, hukuka bağlılığı ve adalet öngörülmek suretiyle eksikliği giderilmiştir. Elçilerin iktidar ve yönetimi (Âdem, Nuh, Davut, Süleyman ve Muhammed sav) risaletlerinin bir gereği olarak tek adam yönetimi şeklinde olmalıydı ve öyle de olmuştur. Kendilerine iktidar verilen Peygamberler, birey ve toplumların inşasında dediğim dedik bir uygulama içinde de olmamışlardır. İstişare edecekleri bir cemaat hep yanlarında olmuştur. Muhalefete ise zamanlarının şartlarında krallık ve sultanlıklarla mukayese dahi edilemeyecek meşruiyet ve tolerans tanımışlardır. Örneğin, Hudeybiye’de müşriklerle yapılan anlaşma sırasında halkın muhalefeti o kadar yükseldi ki müşkül bir durumda kaldı ve annelerimizden Ümmü Seleme ra “dışarı çık kurbanını kes ve ihramdan çık, seni takip edeceklerdir.” Diyerek gösterdiği yolla bu müşkilden kurtulduğu malumdur.
İslam insanlık ortak aklının ürettiği düşünce ve araç, gerece üretenin kimliğine bakmaksızın meşru görmekte ve alınıp istifade etmeyi caiz saymaktadır.[2] Zira “akıl” Allah’ın ayetlerindendir ve akıl ayetinin ürettiği maruf, doğru ve faydalı her şeyden istifade etmek Müslümanlar içinde insanlık içinde bir haktır. Nihayetinde her şeyin sahibi ve yaratıcısı ancak Allah’tır. Bu itibarla Batı aklının ürettiği iyi ve faydalı olan bir şeyi batılıdır diye reddetmek makul bir davranış değil, asabiyetten kaynaklanan bir yaklaşım olduğu açıktır.
Hilafet yönetimi konusunu, tercihlerinin başına alan ve bu konuda hem Türkiye’de hemde tüm İslam Ülkelerinde çeşitli eylem ve etkinliklere imza atan bir örgüt olan Hızbu-t Tahrir’in görüşlerini esas alarak, eleştiri ve kritiklerimizi bunun üzerinden yapamaya çalışacağız. Tahrir’in görüşleri Türkiye Resmi Veb Sitesinden alınmıştır.[3] Hilafet rejimini savunan bütün kesimlerin ayni dili ve gerekçelerini kullandığını biliyoruz. Sünni siyasi akımların savunduğu Hilafet Rejimi; Emeviler ve Abbasiler döneminin  ki  8 asırlık bir iktidar dönemine tekabül eder, fıkhi,içtihadi yapılandırılmasına dayanmaktadır. Ki çoğunlukla da Vahiyle örtüşmeyen mevzu rivayetler ekseninde şekillenmiştir.
Hilafet Rejimini Savunanlar Demokrasi ve Özgürlük Karşıtı Pozisyona Sahiptir.
       Hızbu-t Tahrir demokrasiyi reddetmekte ve demokrasiyi,Batılıların bir “ideolojisi” olarak görmektedir.Demokrasinin halk iradesine ve hakimiyyetine dayanmasını da “küfür” olarak nitelendirmektedir.
Tahrir; “Batılı ülkelerin ve Amerika'nın ideolojisidir. Din'i, devletten ve hayattan ayıran bir ideolojidir. "Kayser'in hakkını Kayser'e, Allah'ın hakkını Allah'a bırak." ilkesine dayanır….Bu ideoloji, İslâm'la çelişen küfür ideolojisidir.”  Diyerek,
” Bunun için Müslümanların kapitalist ideolojiyi benimseyip ona bağlanmaları ve onun fikirlerini, nizamlarını almaları haramdır. Çünkü küfür ideolojisidir; fikirleri ve nizamları, İslâm'la çelişen küfür fikirleri ve nizamlarıdır.” 
Görüşündedir.
Hızbu-t Tahrir’in ve genel olarak ta Sünni siyasi anlayışın; bireylerin özgürlüğü konusundaki tavrı; bireyin topluma kurban edilmesinden farksızdır. Ve toplumun kölesi konumundadır. Toplum yani Ümmet ise, Halifenin ömür boyu tebaası durumundadır. İnsanın hürriyetini reddeder..” inanç hürriyeti, düşünce-kanaat hürriyeti, mülkiyet hürriyeti ve şahsî hürriyetler”in kapitalizme ait fikirler ve ilkeler olduğu ve İslam hükümleri ile çeliştiği inancındadır.
Bu umumî dört temel hürriyet, İslâm hükümleri ile çelişir. Zira müslüman akidesinde hür değildir. Eğer dininden dönerse tevbe etmesi istenir, İslâm'a dönmeyecek olursa katledilir. Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Kim dinini değiştirirse onu öldürün." (Buhari, Cihad ve’s-Seyr, 2794)”
Bununla da yetinmez görüş ve anlayışlarında müslümanın  hür yani özgür olmadığını,İslam neyi ”görür” ve “gösterirse” müslümanın buna uyması gerektiğine inanmaktadır.
“Müslüman görüşlerinde de hür değildir. İslâm neyi görür ve gösterirse, müslümanın bu görüşü benimsemesi icabeder. Müslümanın İslâm'ın görüşünden başka görüşünün bulunması caiz olmaz.”
       Görülmektedir ki İslam’ın düşmana ihtiyacı yoktur.”Aptal” dostlar eliyle İslam’ın müntesibini köleleştiren bir din olduğunu yaymak için İslam karşıtlarının ve oryantalistlerin propaganda yapmasına gerek yoktur. Sapla saman biri birine karıştırılmış, “demokrasi özgürlükler,kapitalizm” tuhaf bir şekilde çorba haline getirilmiş ve hüküm verilmiştir: “..” inanç hürriyeti, düşünce-kanaat hürriyeti, mülkiyet hürriyeti ve şahsî hürriyetler”in kapitalizme ait fikirler ve ilkeler olduğu ve İslam hükümleri ile çeliştiği inancındadır.
  Yani Hızbuttahrir bu “inançtadır!”  o kadar!  İslam’da ne inanç hürriyeti vardır, ne kanaat hürriyeti. Böyle bir anlayışın bir topluma egemen olması durumunda ancak, koyu bir  despotizmden bahsetmekten başka bir seçeneğin olmayacağı açıktır. İyi ama hangi görüşün İslam’ın görüşü olduğuna kim, nasıl karar verecek? Halk hangisine uyacak? Halifeye yakın olanların görüşü; “İslam’ın görüşü” olarak topluma dayatılacak ve buna da İslam’ın görüşü denecektir. Tarihte de böyle olmamışmıdır? Mesela Halife kureyştendir rivayeti ile Halife olmanın en önemli şartı Kureyş’ten olmak,daha sonraki dönemlerde terk edilmiş, Hızbuttahrir bile artık bu “islamın görüşü” olarak iddia edilen görüşü diline bile almamaktadır. Kişilerin özelliklede Halife’ye yakın çevrelerin görüşleri, anlayışları, fetvaları resmi otorite tarafından “İslam’ın görüşü” olarak değerlendirildiğinde  muhalefet tarihte olduğu gibi “Allah’a isyan etmekle,karşı çıkmakla” suçlanacaktır.Böyle bir tabloda halka düşen tam bir teslimiyet içinde denilene ve dikte edilene boyun eğmek, akıl ve fikir yürütmemek olacaktır.Despotizm de zaten bundan başkası değildir. Her halde böyle bir Rejimden en çok mağdur olacak olanlar da “İslamcı” kesimlerden başkası olmayacaktır. Zira,İslamcı sayısı kadar görüş farklılığı içinde, biri birleriyle bedelleşenler nasıl olacakta kendilerine “bu İslam’ın görüşüdür,kabul edin!” denecektir de,İslamcılar bunu kabul edecektir?
Mülkiyyet konusundaki anlayış; Emeviler zamanında oluşmuş bir mülkiyet anlayışıdır ve cahiliye anlayışından tek farkı, elde ediliş şekline helal ve haram noktasında bir kısıtlamadan ibarettir. Bunun yanında israf, gösteriş, lüks, meta-ı gurur, şatafat, ümmetin birliğini ve dirliğini bozacak sınıfsallaşma konularına hiç değinilmediği görülmektedir. Sünni siyaset anlayışı gibi Sünni mülkiyet anlayışının da sahiplenildiği ve bir proje olarak, geçmişten iktibas edilerek sunulduğu anlaşılmaktadır.
Şöyle  denmektedir; “Müslüman mülkiyette de serbest değildir. Ancak şerî mülk edinme sebepleri uyarınca mülkiyete sahip olması sahihtir. Dilediğini, dilediği gibi edinmekte serbest değil, bilâkis mülkiyet sebeplerine bağlıdır. Bu sebepler dışındaki başka bir yolla mülk edinmesi mutlak olarak caiz değildir. Faizle, ihtikârla, içki ve domuz satışı ile veya buna benzer şer'an yasak olan mülk edinme yollarıyla mülk edinmesi sahih değildir. Bu yollardan herhangi biriyle mülk edinmek caiz değildir.”
Yani  haram yollarla değil ama meşru yollarla Karun kadar mülk ve mülkiyet sahibi olunmayı meşru görmektedir. Bu tam Emevi ve Abbasi anlayışıdır.
Hızbu-t Tahrir,Hürriyetler konusunda o kadar aşırıya kaçmaktadır ki; Allah’ın özgür yarattığı,kendi dinini bile dayatarak,zorlayarak,emrivaki yaparak davetine izin vermediği hür insanları adeta köle olarak görmektedir.
“İslâm'da şahsî hürriyet yoktur. Müslüman şahsî olarak hür değildir. Aksine müslüman Şeriat'ın kendisine gösterdikleriyle mukayyeddir. Meselâ, namaz kılmadığı veya oruç tutmadığı zaman cezalandırılır. Sarhoş olduğu veya zina ettiği zaman cezalandırılır. Müslüman bir kadın güzelliklerini ve zinetlerini ortaya çıkararak açık-saçık dışarıya çıkarsa cezalandırılır. Bundan dolayıdır ki kapitalist batı düzeninde mevcut hürriyetlerin İslâm'da yeri yoktur. Bunlar İslâm hükümleriyle tam bir tenakuzla çelişirler.”
Öyle anlaşılıyor ki hürriyet konusunda Müslüman kesimlerin neredeyse tamamında egemen olan kafa karışıklığı Tahrir’de de söz konusudur. Elbette ki hürriyet anlayışı Batılılarda sınır tanımaz bir hal almıştır. Kaldı ki Batıda da  bu duruma ciddi eleştiriler yapılmaktadır. Birçok Batı ülkesinde kürtaj yasaktır. Müstehcen neşriyata bir takım sınırlamalar söz konudur.Bu örnekler çoğaltılabilir. Oysa İslam’ın insana verdiği özgürlük ve hürriyet kavramı Vahyin nuzul dönemi şartlarında akıl almaz boyuttadır. Bu hürriyet bizatihi Allah tarafından lütfedilmiştir  insana; Allah’ın Dinine girip girmemekte kendi özgür iradesini esas almıştır. Peygamberlerini sadece davet için gönderdiğini ve davete icabette zorlama olmadığını Vahiy’le belirtildiğini görmekteyiz. [4]Namaz ve oruç tutmayan Müslümanların cezalandırılması sadece Allah’a ait bir husus iken Emeviler ve Abbasiler döneminde işgüzarca fetvalarla ve mevzu rivayet fabrikası desteğinde oluşturulan fıkh ile insanlar bu dünyada da yani hesaba çekilmeden cezalandırılma durumu ile karşı karşıya bırakılmıştır. İslam da ceza uygulamasının dikkat edilirse zina ve içki ya da hırsızlık gibi olaylarda olduğu gibi, kişi haklarına tecavüz ve zarar verme gibi fiiller de söz konusudur. Namazı eda etmek yani huşu içinde kılmak önemlidir ve kişi bunu kimseden korktuğu için değil sadece Rabbini hoşnut için gönülden yaparsa sağlayabilir. Zorla kıldırılan namaza Allah’ın ihtiyacımı vardır? Böyle bir namazın kişiye bir faydası mı olur? Allah taqvayı önerirken, dayatmayla ve tehditle ibadete yönlendirmenin tarihi olduğu malumdur.
 Hızbu- t Tahrir daha şimdiden “İslam’ın görüşü” diyerek kendi görüşlerini İslam’la özdeşleştirerek baskı ve dayatmaya başlamıştır. Ya bu çevrelerin “hilafet devletini” kurduklarını bir düşünün, her konuda “İslam’ın görüşü” budur diyerek kendi dini anlayışını mutlak doğruymuş gibi halka dayatacağını ve muhalefet edenleri de “Allah’a karşı gelme” suçlaması ile hall edeceğini söylemek zor olmasa gerektir. Talibanizm ya da neo selefizmle mantık bağlamında benzerlik dikkat çekici ve ürküntü vericidir.
Halkın içinden çıkan insanların,halka ait bir konuyu yani halkın yönetimini halkın insiyatifine değil de bir kişiye layık görmeleri başta anlaşılır bir şey değildir. Böylesi bir akıl tutulmasının hiçbir tevili olamaz. Rasulullah hayatının son günlerinde ümmetin başına geçecek olanın seçimini, kendi uhdesinde görmekten imtina ederken ve bu işi doğru ve hakkaniyetli bir tarzda  halka bırakırken; Rasulullahı örnek aldığını söyleyenlerin halkın iradesini görmezden gelmeleri yada önemsememelerinin İslam anlayışıyla bağdaşmadığını anlamak için ne yapmak lazımdır? Rasulullah Ebu Bekir ra ve İmam Ali ra işaret ettiğine dair rivayetler olmakla birlikte bunlar tamamen işaret babından tavsiyelerdir. Örneğin  vefatından önceki günlerde namaz kıldırması için imameti Ebu Bekr ra tevdi etmesi gibi. Yada Ali’yi  ra Gadir-i Hum’da  ümmete tavsiye ettiği rivayet gibi.[5] Ama bunlar sadece işaret ve tavsiye niteliğindedir. Eğer dinin bir emri söz konusu olsaydı bu hiçbir tevile meydan verilmeyecek şekilde açıkça bu belirtilir hatta Rasulullah’ın rahatsızlıklarından önce bir takım görevlendirilmelerle bu teyit edilirdi. Oysa Rasulullah; Halkın yani Ümmetin kendisiyle alakalı bir işte iradesine hiçbir sınırlama ve dayatma getirmeyerek bu konuya verdiği önemi göstermiştir. Şimdi Tahrir’in demokrasi reddiyesiyle ilgili açıklamalarına bakalım.
“Demokrasi Hakkında İslâm'ın Görüşü”
Demokrasi, halk için ve halk adına halkın hakimiyetidir. Demokratik düzende asıl olan iradeye, egemenliğe ve infaz hakkına sahip olan halktır. Kendi kendisinin efendisi olduğundan iradesini yürütme kudretine sahip olan halktır. Onun üzerinde hiç kimsenin egemenliği (üstünlüğü-efendiliği ya da hakimiyeti) yoktur. Bundan dolayı da yasa koyucu odur. Dilediği yasaları koyar, iptal etmeyi, dilediği yasaları da ilga ve iptal eder. Buna bizzat kendisi güç yetiremiyeceğinden kendi adına yasalar çıkarmak üzere vekiller seçer. Hakimiyetin ve yürütmenin sahibi halktır. Yönetimi halkın bizzat kendisinin yürütmesi güç olduğundan, halkın kendi koyduğu yasaları uygulamak için, halk kendi adına yöneticiler seçer. Böylece halk, kapitalist batı düzeninde yönetim kuvvetlerinin kaynağı olur. Efendi (hakim) olan, yöneten ve yasa koyan halktır.
İşte bu demokratik düzen, bir küfür düzenidir. Beşerin uydurduğu bir düzendir ve şerî hükümler de değildir. Bundan dolayı da bu düzenle yönetim küfürle yönetimdir. Demokrasiye davet etmek bir küfür düzenine davet olduğundan, ona davet etmek de veya onu herhangi bir haliyle almak da caiz değildir.
Bu demokratik düzen, İslâm'ın hükümlerine muhaliftir. Müslümanlar bütün işlerini Şeriat'ın hükümleriyle yürütmekle emrolunmuşlardır. Müslüman, Allah'ın kuludur. İradesini Allah'ın emirlerine ve nehiylerine uygun yönlendirir. Ümmet de iradesini heves ve arzularına göre yürütme hakkına sahip değildir. Çünkü, onun hakimiyet hakkı yoktur. Ümmetin iradesini yönlendiren Şeriat'tır, zira hakimiyetin sahibi Şeriat'tır. Böyle olduğu içindir ki ümmet yasa koyma hakkına sahip değildir. Çünkü, Şeriat koyucu yalnız Allah'tır. Ümmetin tamamı, meselâ; faiz, ihtikâr, zina veya içki gibi Allah'ın haram kıldığını mübah kılmaya toplanmış olsa, onun bu icmaının hiçbir kıymeti yoktur, çünkü İslâm hükümleriyle çelişmektedir. Eğer bunda ısrarlı olurlarsa savaşılır.
Ancak Yüce Allah sultayı, yani yönetim ve yürütmeyi ümmete tahsis etmiş, kendi adına hüküm ve infazı gerçekleştirmek için de yöneticinin nasbedilmesi ve seçilmesi hakkını ümmete vermiş ve Allah yöneticinin nasb edilmesinin (belirlenmesinin) de muhakkak beyat yoluyla olmasını emretmiştir. Sulta ve siyade-hakimiyet arasındaki fark işte böyle anlaşılır. Hakimiyet Şeriat'ın, sulta ümmetindir.”
Demokrasi konusunda İslam’ın görüşü denerek aslında kendi akli yorumunu insanlara İslam’ın görüşüymüş gibi lanse etmektedirler. Görüldüğü gibi bir yöntem olarak sapla saman  biri birine karıştırılmış, doğrularla yanlışlar köşe kapmaca oynamaktadır. Sondan başlayacak olursak; sulta, hâkimiyet, egemenlik siyasi terimleridir ve hepsi de ayni şeyi ifade etmektedir.
Otorite;Yaptırma, yasak etme, emretme, itaat ettirme hakkı veya gücü, yetke, sulta, velayet,
Sulta;Otorite ,Yetki,egemenlik. Hakimiyyet; egemen olma,yönetme gücü, anlamlarına haizdir.
Burada “sulta ümmetindir” diyerek halife olarak ortaya çıkan birine “bey’at” yani bağlılığın ikrarı kastediliyor ki buna ‘sulta ümmetindir’ denmez. Tarihin hangi döneminde Ümmet Halifeyi seçmiştir de beğenmediğinde de azletmiştir? Asıl sorun da budur zaten. Halkın seçmesi yetmez, bir süreliğine halk seçecek süre dolduğunda tekrar halkın seçimine müracaat edilecektir. Ki sulta ümmetin olmuş olsun! Güç Halkta olmalıdır. Halk birlik olduğunda hak ve hukukunu korumasını bildiğinde doğacak büyük güç; halkın sultasının ilahi, fıtri kaynağıdır. Her kavim/halk nasılsa öyle idare edilecektir. Ama kesinlikle bir azınlığın, elitist bir zümrenin, ideolojik bir partinin baskı ve istibdadı ile değil, kendisinin seçtiği bir yönetici mekanizma tarafından yönetilmelidir. Halkın güçsüz, örgütsüz olduğu tüm yönetim şekillerinde yönetim halkı baskı altına alması mukadderdir. Menfaatler ve halkın siyaset karşısındaki pasifliği; iyi niyetle iktidara gelmiş her faniyi istibdada sürüklemiştir. Bunun tek çaresi; anayasal bir düzen, halkın yönetimi kısa bir süreliğine belirleme, süre dolduğunda ya azletmesi ya da “devam”  diyerek yetkilendirme hakkının halka verildiği bir yönetim şeklidir. Halkı kötü idare etmek, adaletsizlik yapmak büyük günahlardan sayıldığından bunun sorumluluğu bir kişinin vicdanına terk edilemeyeceği aşikârdır. Yani ömür boyu seçilen Halife vicdanının sesini dinlerse adaletle hükmeder ya dinlemezse zulümle iştigal eder. Birde namazı kılmaya devam ederse halkın tepesinde zulme devam eder gider! Böyle bir sisteme İslam denebilirmi? Bu nedenle Rasulullah yerine yönetici olarak kimseyi tayin etmemiş, tavsiyelerde bulunmuş ancak yöneticiyi Halkın kendisinin seçmesi yolunu göstermiştir.
Hâkimiyet halka ait olmayacak, kendi kendisinin efendisi olmayacakta kim olacak? Bir insanın Allah adına hükmetme iddiası ile bir halkın başına geçmesi, yasama yetkisine tek başına sahip olması, neyin İslam’a uygun neyin olmadığına karar vermesi İslam la bağdaşır bir durum değildir. Bunun bir tek istisnası vardır Elçilerin rehberiyeti ve yöneticiliğidir. Ki Peygamberler bizatihi Allah’ın kontrolünde bu işi yaptıklarından asla zulme ve yanlışa düşmemişlerdir. Ve Elçilerin tek başlarına yasama, yürütme ve yargı ergini elinde bulundurması tabiidir ki risaletin bir gereğidir. Halife olarak toplumun tepesinde süper yetkilere sahip bir kişi, halkın denetiminden muaf ve eleştirilemez bir konumda olması; halkın kendi kendisinin efendisi olmaktan daha iyi değildir. Hele de buna dini bir kılıf geçirilmesi durumunda eleştiri dahi “bağilik” olarak görülecek, despotizm ve zulüm kaçınılmaz olacaktır. İran’da Devrimin hemen akabinde başlayan Velayet-i Fakih tartışmalarında; bu kurumun dini bir mahiyeti nedeniyle “diktatörlüğe” kayacağı endişesi Devrimin en önemli aktörlerinden rahmetli Ayetullah Muntazari tarafında dile getirilmiş ve maalesef zaman onun haklılığını ispatlamıştır. Bu gün devrimin en zor döneminde 10 yıl başbakanlığını yapmış bir şahsiyet Mir Hüseyin Musavi ve diğer muhalif liderlerin, seçimlere bile katılmasına izin verilmemektedir. Halkın egemen olmadığı bir siyasi yapıda İstibdat ve despotizmin egemen olduğuna şahit olmaktayız. Bu her yerde, her zaman ve ideolojik, dini yapılarda dahi ayni sonucu vermektedir. Egemen olan halk değilse Halk baskı altına girmektedir. Bu bir toplumsal kaide olarak karşımızdadır. Bu durum halen ve şimdilik “demokrasi” ile, kısmen de olsa ya da bazı sorunlar yaşansa da aşılmış olduğu ve bu sistemin bu açıdan halihazırda yegane sitem olduğu görülmektedir. İran’da 30 yıldır hüküm süren rejim dini esaslar üzerine kurulmuş “Hilafet” benzeri bir rejim olmasına rağmen halkın memnuniyeti, beklentileri, mutluluğu açısından parlamenter demokratik sistemlere tercih edilebilir ne ahlaki, ne siyasi ne de ilkesel olarak bir pratik ortaya koyamadığı ortadadır. İran’daki sorunun kaynağı; çok partili parlamenter seçim sistemine sahip olmamasıdır.
 Müslüman bir halk demokrasi ile yönetilirken neden heva ve hevesine uygun yasalar çıkartsın, neden Allah’ın emir ve nehiylerine aykırı davranılsın? İran Meclisi yasama yetkisine haizdir ve çıkartığı hiçbir kanun İslam’a aykırı olmamıştır. Zira Anayasada buna ilişkin hüküm vardır ve Yargı Mercii tarafından bu açıdan denetlenmektedir. Batıdaki örnekler zaten Müslüman bir halkın pratiğinden çıkmış örnekler değildir. Müslüman parlamento üyeleri Allah’ın dinine aykırı yasaları neden çıkartsınlar? Böyle bir şey olabilirmi? Şu ifadelere bakınız! Çünkü, onun hakimiyet hakkı yoktur. Ümmetin iradesini yönlendiren Şeriat'tır, zira hâkimiyetin sahibi Şeriat'tır. Böyle olduğu içindir ki ümmet yasa koyma hakkına sahip değildir. Çünkü, Şeriat koyucu yalnız Allah'tır” denilmektedir. Şeriat dinle ilgili hükümlerdir. Hayatla ilgili düzenlemeler için gerekli kanunlar “şeriata” dâhil olan konular değildir. Burada dikkat edilmesi gereken yasama yetkisine sahip parlamentonun toplumun dini inançlarına aykırı yasa çıkartmamasıdır. Sanki Hilafet tarihi boyunca Vahiy’deki ilahi buyruklar /şeriat dışında hiç kanun/Ferman/Buyruk çıkartılmamış gibi. Ya da çıkartılmasına gerekte yokmuş gibi bir anlayış söz konusudur. Oysa durum hiç te böyle değildir. Hz. Ömer döneminden itibaren Şeri hükümlerde bile değişiklik ve tadilata gidildiğini görmekteyiz.[6]  Hilafet tarihi boyunca çıkartılan kanun ve fermanları alt alta sıralarsak ortaya çıkacak Tablo kara bir Tablo olacaktır. Birçoğu ne vahye uygundur ne Rasulullah’ın sünnetine ve nede halkın rızasına. Geçmiş bunun şahitliği ile doludur. Demokrasi konusunda ki bu akli yorumlar, zorlama teviller; daha da ileri gidilerek naslaştırılmakta dinin yeni hükümleri haline getirilmekte ve “demokrasi” hakkında olumlu düşünen Müslüman aydınlar, “oy”  kullananlar bile tekfir edilir olduğu malumdur. Başkalarını Allah’ın hükmünü beğenmemekle suçlayanlar, kendi indi görüşlerini naslaştırarak, insanları kendi hükümlerine göre İslam’ın dışına yada farklı bir şekilde kategorilere ayırma cüretini göstererek, kendilerini hüküm mevkiine koyduklarını anlayamamaktadırlar.
Halifenin Azli Yada Mezalim Mahkemesi Bahsi!
Halifenin azli ya da Mezalim Mahkemesi denen olay, Allah’ın ve Rasulülünün hükmetmediği bir konuda “hüküm” koymak anlamına gelmemekte midir?  Ne Rasulullah’ın sünnetinde ne  de kavli sünnetinde (Hadislerde) ve ne de Vahiy’de yöneticilik şartlarını kaybeden bir yönetici(Halife, ki bu kavramda sonradan ta ki Emeviler zamanında kullanıma girmiştir.)nin azl yada mezalim mahkemesi olarak nitelenen bir kurum tarafından görevden alınacağına dair bir  hüküm ve tavsiye bulunmamaktadır. Rasulullah zamanında da (Ki olması düşünülemez.) 4 halife döneminde de söz konusu bile olmamış bir kurumdur. Tamamen akli ve siyasi niteliktedir. Ve tarih boyunca da uygulandığına dair bir tek örnek göstermek mümkün değildir. Hızbuttahrir’in bakış açısıyla sormak gerekir ki; bu durum hüküm koymak anlamına gelmezmi? Ya da dinde olmayan bir konunun yönetimle ilgili bir aracın dini bir nasmış gibi ileri sürülmesi; Allah’ın Dini’ne hüküm ilave etmek anlamına gelmezmi? Tabii ki gelmez. Çünkü yönetim şekli de siyasette akli bir ameliyedir. Tıpkı ticaret gibi. İslam ticarete ilkeler getirdiği gibi siyasete de ilke ve kurallar getirmiş, gerisini insan aklına bırakmıştır.
Ayni çevreler Halifenin halifelikten düşürülmesini şöyle anlatırlar ki bunun tarihte bilinen hiçbir uygulaması yoktur. Böyle bir fırsat 3.Halife Osman döneminde zuhur etmiş ancak bir azl mekanizması oluşturulamadığından ki ayni mantık örgüsü içinde bu yapılamamıştır, buna ilerde değinilicektir, herkesin malumu feci olaylara sebebiyet verilmiş adeta Ümmetin belini kıran sorunların zuhuruna vesile olmuştur. Uzun hilafet tarihi boyunca da adil ve kâmil “halife” sayısı üçü beşi geçmemiştir. Tıpkı Batının krallıklar tarihinde ve Doğunun sultanlıklar tarihinde olduğu gibi. Zira tek adam yönetimi ki o Allah’ın elçisi değilse; onca yetki, güç, servet nedeniyle, lideri; hakka yöneltmekten ziyade zulme ve fesada sürüklemektedir. Batı bu nedenle, sultayı bir kuruma değil, Halkın iradesine vermiş ve iktidarı da kuvvetler ayrılığı ile biri birini denetler hale getirmiştir. 
             Gelelim Hızbuttahrir’in  “azil” ya da “Mezalim mahkemesiyle” görüşlerine;
           “Halifeyi Hilâfet’ten dışarı çıkaran durum ile Halifenin azlini gerektiren durum arasındaki fark ise şudur. Birinci durum; yani Halifeyi Hilâfet’ten çıkaran durumdur. Bu durum halifede görüldüğünde kendisine itaat gerekmez. İkinci durum, yani Halifenin azlini gerektiren durumdur. Bu durumda ise azl işlemi bilfiil gerçekleşene kadar Halifeye itaat farz olarak kalır.
Halifenin durumunu değiştirip onu Hilâfet’ten çıkaran şeyler üç tanedir. Bunlar :
1. Halife eğer İslâmdan çıkar (mürted olur) ve bunda ısrar ederse.
2. İyileşme ümidi olmayan sürekli deliliğe tutulursa.
3. Halife kendini yenen düşmanın eline esir düşer ve kurtulma imkanı ve umudu bulunmazsa.
Halife bu üç durumda Hilâfet’ten çıkar yani Hilâfet yetkisini kaybeder. Bu durumlarda Halifenin azline hükmedilmiş olmasa bile o azl olmuş sayılır. Halifede bu üç sıfattan birinin varlığı ile ona itaat farziyeti kalkar ve bu durumda iken verdiği emirler uygulanmaz. Ancak Halifede bu durumların var olduğunun ispatlanması gerekir. Bu isbat ise mezalim mahkemesi önünde olması gerekir. Mezalim Mahkemesi Halifenin Hilâfet’ten çıktığına ve azline hükmedince, müslümanlar hemen başka bir Halife ile Hilâfet akdi yaparlar ve yeni Halifeyi belirlerler. Halifeyi Hilâfet akdinin dışına çıkarmayan fakat yine de Hilâfet’te kalmasının caiz olmadığı değişiklikler ise şu beş husustan ibarettir.
1. Halifenin fıskı sebebi ile adaletin zedelenmesi.
2. Halifenin, kadınsılaşması ya da cinsiyetinin belirsiz bir hal alması.
3. Sürekli olmayan bir deliliğe tutulması yani bazen iyi iken bazen deli gibi davranması: Bu durum söz konusu olduğunda Halifenin işlerini yapacak sürekli bir vekil tayin etmek caiz değildir. Çünkü Hilâfet akdi Halifenin şahsında yapılan bir akittir ve başkasını yani vekili kapsamaz.
4. Herhangi bir sebepten dolayı Halifelik yükünü taşımaktan aciz duruma düşmesi: Bu sebepler Halifenin görevini yapmasına engel olan bir organ eksikliği ya da iyileşme ümidinin bulunmadığı bir hastalığa yakalanmasıdır.
 5. Halifeyi müslümanların idaresi ve çıkarlarının gözetilmesinde şeriate uygun bir şekilde kendi görüşü ile idareden alıkoyan bir baskı ve tesirin bulunması.
a. Halifenin, çevresindeki bir yahut birkaç kişinin etkisi altına girmiş olmasıdır. ….Bu durumda bakılır; eğer bu baskıdan Halifenin kısa bir süre içinde kurtulma imkanı varsa, Halifenin bu kişilerden kurtulması için kısa bir süre verilir. Bu sürede bu baskı ortadan kaldırılmazsa Halifenin azledilmesi farz olur.
b. Halifenin durumunun esirlik ya da esirliğe benzer bir hal almasıdır…Bu durumda bakılır eğer Halifenin düşman sultasından kısa bir sürede kurtulma ümidi varsa beklenir. Eğer bu sürede Halife kurtulursa Halifenin acziyetine sebep olan engeller ortadan kalkmış olur. Yoksa Halifenin azli farz olur.
Söz konusu bu beş durumdan herhangi birinin bulunması durumunda Halifenin azledilmesi farz olur. Ancak bu durumların gerçekliliğinin mezalim mahkemesi önünde ispatı gerekir.
           Burada anlatılan hikâye (!) çelişkilerle doludur. Değil bir ülkenin idaresi bir kasaba da bile böyle bir mekanizmanın uygulanması mümkün değildir. Basitlik ve ilkellik ortadadır. Yönetim ve siyasa konusunda insanlığın hukuk devleti, insan hakları, despotizm, özgürlük gibi ciddi yönetim problemlerine getirdiği bilimsel tekniklerin, kurumların ve araçların varlığı ile mukayese edildiğinde ne kadar ilkel ve despotizme, adaletsizliğe, zulme meyyal olduğu anlaşılacaktır. Adeta adaletle zulüm arasındaki tercih, bir kişinin vicdanına terk edilmiştir. Ve böyle ilkel bir yönetim şekline değişmez bir kutsallık atfedilmektedir. Bir defa  “hilafet akti” ne demektir? Kimle kim arasında bir akitten bahsedilmektedir?  Halk bu akitin neresindedir? Mezalim mahkemesi halife tarafından atanma maktamıdır? Yani bu Mahkeme Halifenin üzerinde midir? Azli sağlayacak “güç” kimin elindedir? Yasama/teşri’i, yargı ve ordu  “halife” olarak nitelendirilen kişinin elindeyken hangi organ onu sorgulayabilir, azledebilir? Orduyu bile kontrolü altında tutma yetkisi olan ve teşri yetkisi ile kanun koyma yetkisine sahip bir Halife nasıl, hangi mahkeme tarafından azledilecektir? Tarihte bunun tek bir örneği yoktur.
            Görülmektedir ki,Hızbul Tahrir ve hilafet modeli konusunda ayni düşünenler;önerdikleri ve savundukları Hilafet modeli ile; modern çağda insanlığın tecrübeleriyle oluşmuş ve genel kabul görmüş yönetim anlayışına tepkisel bir karşı çıkışla kendilerini bin yıllık bir zaman diliminin gerisine mahkum etmektedirler. Önerdikleri Hilafet modelini zannediyorlar ki İslam emretmektedir. Öyle değil, siyaset, ticaret, yaşam’a Allah kurallar ve ilkeler koymuştur. Bu ilkelere uyulması kaydıyla insan ve insanlar istedikleri gibi siyaset, ticaret ve yaşamı sürdürebilirler. Aklın Allahın bir ayeti olduğu unutulmamalıdır. Bu nimetin Allahın  koyduğu ilkelere sadık kalınarak; toplumsal,siyasal,ekonomik,ticari çözümler,yöntemler,usuller,araçlar,modeller üretmesinden daha doğal ne olabilir? Toplumsal gelişmede ancak böyle mümkün olur ,insan’ın dünyayı mamur etmesi böyle gerçekleşir.
“Halifenin Görevleri”
“Allah’ın hükümlerini tatbik etmek,
Namazları, özellikle Cuma ve Bayram namazlarını kıldırmak,
Zekât ve diğer vergileri toplamak,
Kadıları (hâkimleri) ve valileri tayin etmek,
İslam devletinde yaşayan fertlerin malını, canını, dinini, ahlâkını, neslini korumak.
İslam devletinin sınırların korumak, cihadı tanzim etmek,
Orduları hazırlamak, seferberlik emri vermek, komutan tayin etmek ve gerekirse
    komutanlık yapmak,
İslam devleti içinde zulme uğrayanlara veya ihtiyaç sahibi olanlara yardım etmek,
İslam devletinde yaşayan fertler arasındaki ihtilafları çözmek ve fitneleri engellemek.” (Halife ve Hilafet)
                Rasulullah’ın döneminde doğuda ve Batıda sultanlar ve krallar da buna benzer görevleri tek başlarına deruhte etmektedirler. İslam yönetim konusuna getirdiği ilkelerle ve sulta sahibi kişilerin taqvaları ve adalet anlayış ve hassasiyetleriyle; Doğu sultanlığından ve Batı Krallığından farklı bir seyir izlemiştir. Rasulullah nasıl ve ne şekilde yönetmişse hangi hak ve yetkilere sahipse takip eden halifelerde ayni hak ve yetkilere sahip olmalıdır anlayışının ne İslam’la bağdaşır bir yanı vardır nede ilk iki Halife Eba Bekr ve Ömer bin Hattab’ın tavrıyla uyum içindedir.[7]
          Bütün bu görevler anayasal parlementer devlet sistemiyle  daha  titiz ve daha etkin ve daha kamil manada ifa edilebileceği aşikardır. Anayasa ile,yargı ve Kamu oyu (Halk iradesi) kontrol altında tutulan bir yürütme bu görevleri hakkıyla ifa edebilir.
          Bir toplum için gerekli kanunlar, yönetmelikler, fermanlar neden bir kişi tarafından çıkartılsın? Neden halk tarafından seçilen bir parlamento halkı ilgilendiren yasaları yapmasın da bir kişinin uhdesine bırakılsın bu iş!? Bunun mantıklı bir açıklaması varmıdır? Bu keyfiliği doğruran bir yapıdır. Ve tarih boyunca da pratiği hep keyfilik olarak görülmüştür. Tahrir’in yukarıdaki açıklamalarından sadece Allah’ın hükümlerini tatbik etmekten bahsedilmiştir. Oysa bir toplumun çağına ve şartlarına göre Kur’an da ve Sünnette olmayan birçok genel hususi gereksinimleri olabilir ve bunların her biri bir kanunu, yönetmeliği, tüzüğü, eski tabirle “fermanı” gerekli kılar. Dikkat edilirse Burada Halifenin teşri’i yetkisinden bahsedilmemiştir. Öyle anlaşılıyor ki “kanun “ yani teşri’i yapma ancak Allah’a has kılınınca, Halifeye kanun yapma yetkisi verilmesi yakışık görülmemiş olacaktır. Oysa biliyoruz ki ümmete hilafet rejimini layık görenler, Halifeye teşri’i bir görev de vermişlerdir.
            “Hadaret ve Medeniyet”
            Hızbuttahrir’in Batıdan yani gayri Müslim dünyadan nelerin alınması caizdir nelerin alınması caiz değildir noktasındaki görüşleri şöyledir.
             “Hadaret, hayat hakkındaki mefhumların toplamıdır.  Medeniyet ise hayat işlerinde kullanılan somut maddî şekillerdir. Hadaret, hayat görüşüne göre hususî olur. İslâm hadareti, batı hadaretinden ve komunist hadaretinden ayrıdır. Çünkü bunların hayata bakışları kendilerine hastır, her biri diğerine muhaliftir.
Bundan dolayı garp veya komunist hadaretlerinden bir şey almaları, bunların her ikisinin İslâm'la çelişmesinden dolayı müslümanlara caiz olmaz.
            “Amma medeniyet eğer ilmin ilerleme ve gelişmesinin neticesi olursa ... uçak, gemi, otomobil gibi ulaşım araçları, sanaî, ziraî ve gelişen harp araçları, bunlar gibi beşer aklının, ilmin ilerlemesi sonucunda keşif ve buluşlar sonucu bulunan her şey ve teknolojinin gelişmesi ile elektronik beyin ve benzeri geliştirilen şeyler.. Bütün bu şekiller evrensel şekillerdir, bütün âleme aittir, insanların hadaretlerinden veya dinlerinden birine mahsus olmaz. Çünkü bunların hadaretle de, hayat görüşüyle de bir ilgisi yoktur.
Dolayısıyla bunların alınması caizdir. Çünkü İslâm hükümleriyle tenakuz etmezler. Bilâkis bunların alınması farz-ı kifayedir”  denilmektedir.
“Hadaret” ve “medeniyet” ayırımı ilginç! İyi ki medeniyeti oluşturan “akıl” ve “bilgi” ürünü şeylerin alınması “caiz” olarak görülüyor. Yoksa basit bir elektronik aleti üretmek için bir asır beklemek gerekecekti. Hızbuttahrir bu anlayış ve ifadesiyle yönetim şekli ve siyaseti akli ve bilimsel görmediğini ortaya koymaktadır. Batıdaki yönetim ve siyasa konusundaki asırlar boyu süren onca akli/bilimsel faaliyetin dini değil akli olduğu görülememektedir. İslam’ın yönetim şekli ile ilgilide ilim adamları akli ve ilmi faaliyetlerde bulunmuş bunun sonucunda içtihat adı altında oluşan görüşlerle Sünni hilafet teorisi oluşturulmuştur. Bu normaldir ve olması gereken de budur. Yönetim şekli ve ülke siyasası aklidir ve bilimsel verilere dayalıdır. Yanlış olan akli, düşünsel içtihatların naslaştırılması ve kutsanmasıdır. Yani dinileştirilmesidir. Batı bu süreci14 ve 15.YY kadar yaşamış bu yüzyıldaki Rönesans hareketleriyle birlikte Kilisenin tüm hayatı kuşatan dogmatik istibdatına kritik edip eleştirmeye ve halkın da tasvibiyle 16.YY da Reform hareketleriyle Kilisenin taassubundan kurtulmaya başlamıştır. Siyaset ve yönetimin “Tanrısal” olduğunu ve bu konuda Kilise’den başka  kimsenin akıl yürütme hakkının olmadığını,kiliseninde kategorik bir akılla var olanı aynen devam ettirdiği bilinmektedir.Taki ekonomik,sosyal,siyasi alanda bir sıçramaya sahne olan 15.YY da Rönesans ve buna bağlı olarakta 16.YY  reform çalışmaları ile akli faaliyetlerin toplumda yankı bulmasına kadar koyu bir karanlığın içinde asırlar boyu bocalayıp  durduğu malumdur.
Kapitalizmin, komunizmin ideolojik dünya görüşü elbetteki İslam’ın dünya görüşünden farklıdır ve çelişir ve çatışır durumdadır. Ancak, bilimsel bir çalışma ve emek ürünü olan Marksizm’in “artık değer “ teorisinden neden yararlanılmasın, istifade edilmesin? Yada konuyla ilgili çalışmalarda dikkate alınmasın? Bu teknolojik bir ürün gibi “insan aklının” ürünü değilmidir? Mademki “beşer aklının” ve “ilmin” sonucu şeylerin alınmasına cevaz veriliyor bu tür sosyal, ekonomik, siyasa, yönetim araç gereçleri de beşeriyetin akli faaliyetlerinin sonucu elde edilmiş bilimsel veriler değilmidir. Ki tüm insanlığın akıl melekesinin; Allah’a ait olduğu ve “aklın” Allah’ın bir ayeti olduğu gerçeği varken; maruf, faydalı, güzel, iş görür teknolojik yada sosyal, ekonomik, siyasa/yönetimle ilgili araç, gereç, mekanizma, yöntemler neden alınmasın? Neden “hadaret” ve “medeniyet” ayrımı yaparak kendi kendimizi sınırlandırıp mahrum bırakalım.? Her geçen gün; Batıyla İslam dünyası arasındaki siyasi, askeri, ekonomik, medeni fark büyürken, eski dünyanın köhnemiş ve artık modern hayatta işlevselliği imkânsız olan bir hilafet peşinde zaman ve enerji tüketmek ancak Batı dünyasını memnun edecektir ve etmektedir.
“İslâm'da Yönetim Nizamının Şekli”
Başlığı altında Hızbuttahrir şu açıklamaları yapmaktadır.
“İslâm, yönetim nizamının şeklinin Hilâfet Nizamı olduğunu belirlemiş ve bu nizamı İslâm Devleti'nin tek yönetim nizamı kılmıştır. Müslim, Ebu Hazim'den rivayet etmiştir: "Ebu Hureyre (ra) ile beş yıl kaldım. Nebî (SAV )'in şöyle buyurduğunu anlatırken işittim: "İsrailoğullarını Peygamberler yönetmekteydiler. Ne zaman biri ölürse ardından diğer peygamber gelirdi. Benden sonra artık bir peygamber yoktur; halifeler olacaktır, hem de pek çok." (Ahmed b. Hanbel, Mükessirin, 7619)”
“Halife'yi Nasbetmenin Yolu”
“İslâm, Halife'nin nasbedilme yolunun biat olduğunu belirlemiştir. Nafi'in İbn Ömer'den rivayetine göre, İbn Ömer şöyle demiştir: Ömer (RA) anlattı; Resulullah'ın şöyle buyurduğunu işittim: "Kim boynunda beyat (halkası) bulunmadan ölürse cahiliyye ölümüyle ölmüştür." (Müslim, İmara, 3441) Ubade b. es-Samit'in şöyle dediği rivayet edildi: "Biz Resulullah'a rahatlıkta ve zorlukta dinleyip itaat edeceğimize, emir sahipleriyle çekişmeyeceğimize her nerede olursak olalım hiç bir kınayıcının kınamasından korkmadan, Allah için hakkı tutacağımıza veya söyleyeceğimize beyat ettik/söz verdik." Başka bir hadiste ise;
"İki Halife'ye beyat edildiğinde; onlardan, sonrakini öldürün" (Müslim, İmara, 3444) denilmiştir.
İşte bu hadisler, Halife'nin seçilme yolunun beyat olduğuna açıkca işaret etmektedir. Aynı zamanda bu konuda sahabenin icmaı da gerçekleşmiştir.
Buna göre, Hilâfet Nizamında kaim olan ve içinde biat yoluyla Halife'nin nasbedildiği ve Allah'ın indirdiği ile yani Kitab ve Sünnet'le hüküm edildiği her hüküm ve sulta (otorite), İslâmî hüküm ve İslâmî sulta (otorite) dir.
Müslümanların nasbettiği ve rızayla beyat ettiği her Halife, Şer'an Halife sayılır ve kendisine itaat etmek de vacib olur.
Bundan dolayı Krallık rejimi İslâmî bir nizam değildir. İslâm; Britanya ve İspanya'da olduğu gibi devlete başkanlık eden fakat yönetmeyen, Kral'ın bir sembol olduğu Kraliyet Sistemini kabul etmez. Çünkü, Halife bir sembol değil, aksine hakim ve ümmet yerine Allah'ın Şeriatı'nı infaz eden kimsedir. Suudî Arabistan ve Ürdün'deki gibi Kral'ın hem reislik yaptığı hem de yönettiği Krallık Sistemini de kabul etmez. Çünkü Halife, krallar gibi Hilâfet'e miras yoluyla varis olamaz. Aksine onu müslümanlar seçer ve ona beyat ederler ve İslâm'da veraset rejimi caiz değildir. Aynı zamanda Halife, müslümanlardan herhangi birinin sahip olduğu haklardan başka herhangi bir hakka sahip değildir. Sorumlu tutulmayan krallar gibi kanunlar üstü de değildir. Bilâkis, Allah'ın hükümlerine boyun eğen ve yaptığı her işlemde muhasebe olunan bir kimsedir.
Krallık Sistemi böyle olduğu gibi, Cumhuriyet rejimi de İslâmî bir nizam değildir. İster Birleşik Devletler'de olduğu gibi başkanlık sistemi olsun, isterse Batı Almanya'da ortaya çıktığı gibi parlamenter sistem olsun; İslâm, Cumhuriyeti kabul etmez. Çünkü, her iki şekli ile de Cumhuriyet rejimi, hakimiyetin halka ait olduğu demokratik düzen üzerine kuruludur. Oysa Hilâfet Nizamı, hakimiyetin Şeriat'a ait olduğu İslâm Nizamı üzerine kuruludur. Böyle olduğu içindir ki, ümmet Halife'yi seçme ve muhasebe hakkına sahip olsa da, onu azletme hakkına sahip değildir. Halife'yi azleden yani azlini gerektiren bir muhalefetle Şeriat'a aykırı davrandığında onu azleden şerî hükümdür. Azlini gerektiren bir muhalefetle Şeriat'a aykırı gittiği zaman Halifeyi azletme yetkisine sahip olan yalnızca Mezalim Mahkemesi'dir. Çünkü, Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat eden, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, onu Allah'a ve Peygamberine döndürün. Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanıyorsanız." (Nisa 59) Yani o şeyi Allah'ın ve Resulün hükmüne döndürün. Allah'ın ve Peygamber'in hükmünü temsil eden ise Mezalim Mahkemesi'dir. Oysa Cumhurbaşkanı'nı azletme yetkisine sahip olan halktır. Çünkü halk hakimiyetin ve icranın tek sahibidir.
Halife, belirli bir müddetle sınırlı değil, bilâkis İslâm'ı tatbik etmekle sınırlıdır. Eğer İslâm'ı tatbik etmezse, nasbedilmesinden bir ay sonra bile olsa azlolunur. Oysa Cumhurbaşkanı muayyen bir müddetle bağlıdır. Üstelik parlementer sistemde Cumhurbaşkanı'yla birlikte Başbakan vardır. Cumhurbaşkanı da yönetmeyen bir semboldür ve onun yanında hakim olan Başbakan'dır. Halbuki Halife tek hakimdir. Yönetim işlerini yürüten ve uygulayan bizzat kendisidir. Halife'yle beraber kendisinden başka yöneten bakanlar yoktur.
Başkanlık Sistemi'ne gelince; Cumhurbaşkanı yönetimi yürüten kendisi de olsa, yanında yönetim yetkisine sahip olan bakanlar vardır. Cumhurbaşkanı da onların reisidir ve hükümet başkanı makamındadır. Bu ise Hilâfet Nizamı'na aykırıdır. Çünkü Halife, yönetimi bizzat yürüten ve yanında ona yardım eden muavinleri bulunan kimsedir. Bu muavinlerin, cumhuriyetçi demokratik rejimde bakanların sahip olduğu yetkiler gibi bir yetkileri yoktur. Halife onlara başkanlıkta bulunduğu zaman devletin başkanı sıfatıyla seçip idare eder, yürütme kurulunun başkanı sıfatıyla değil.”
     Buradaki açıklamalardan anlaşılıyor ki, Hızbuttahrir; toplumlardaki iktidar mücadelelerinden, baskı gruplarından, siyasetin, iktidarın kim tarafından ve nasıl kontrol altında tutulacağından, devlet erki denilen sultanın ne şekilde kontrol altında tutulması gerektiğinden habersiz, eski krallıklara ve sultanlıklara “İslam” adını vererek Ümmete bir yönetim modeli beğenmektedir. Tabii olarak ta halka ait olması gereken egemenlik ve hâkimiyetin, Halife ismi altında bir şahsa ve yardımcılarına geniş yetkilerle devredilmesi; keyfi ve despot bir rejimi öngörmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Böyle bir yönetim modelinde halka; her denilene itaat, yönetenlere de halkı hoyratça yönetmek düşmektedir. Adaletse; Halifenin vicdanına ve karakterine kalmıştır. Ümmetin Rasulullah’tan sonraki siyasi tarihi, halka eziyet eden, yetkilerini kötüye kullanan, halifeliğin babadan oğla geçtiği hatta Abbasiler de görülmeğe başlandığı üzere, ordu komutanlarının (Askeri sınıfın) ülke yönetiminde birinci derece sorumlu olduğu Halife/ sultanı sembolik bir konuma ittiği,despotik bir askeri rejim görüntü hep olagelmiştir.Osmanlının son ikiyüz yıllık siyasi yapısı da tıpkı böyledir. Sembolik bir halife başta, ülke yönetimi askeri sınıfın elinde olduğu bir sistem İslami olamaz. Hızbuttahrir’in önerdiği Hilafet sistemi; böyle bir yapıyı kaçınılmaz kılan bir modeldir. Kaldı ki bir toplumsal seyr içinde belli mesafeler katetmiş olan bir halk, yüzlerce asır geride kalmış bir yönetim şekline geri dönmesi de; ne siyaseten ne de sosyolojik olarak mümkündür. Toplumların nasıl yönetileceği kendi halleriyle, keyfiyetleriyle alakalı bir durumdur. Ve Allah bunu toplumsal bir kaideye bağlamıştır. İslam’da halka hizmeti Salih bir amel kabul ettiğinden ve dinde bile zorlamayı reddettiğinden halkın kendi yönetimini kendine bırakmıştır. Bir kavim kendi durumunu (nefsinde olanı) değiştirmedikçe Allah o kavmin halini değiştirmez sünnetullah’ı gereğince toplumların yönetiminin kendi ellerinde olacağının yasasını koymuştur. Hızbuttahrir, sanki toplumu idare eden Halife ve yönetici sınıf Allah’ın elçisiymiş gibi masum ve adalet sahibi olurmuş gibi davranmakta, İslam’ı temsil yetkisini Halife denilen tek adamın vicdanına havale etmektedir. Denetim olarak ta “mezalim Mahkemesi”nden bahsetmektedir. Onca güç ve yetkiyi yani devlet sultasını elinde bulunduran Halife kendisi tarafından atanan ve hiçbir yaptırım gücü bulunmayan bir mahkeme tarafından azledilmesi mümkünmüdür? Hâkimiyet Halka ait olmayacak ama bir tek kişiye (Halife) ait olacak. Hızbuttahrir “şeriat” diyor ama şeriatın uygulayıcısı Halife olduğundan hâkimiyet ve egemenlik tek adama (Halife) ait olmuş olacaktır. “Halk Halifeyi seçebilir” dediği de seçmekle uzaktan yakına bir alakası yoktur. Siyasi ve askeri gücü olan biri ortaya çıkar ve halka da bu güce ” beyat” etmek düşer. Olagelen hep budur. Sonra da halkın zorla itaatini göstermesi yani biatı emredilir. Bu “ beyata” seçim diyor Hızbuttahrir, olacak iş değil! Hızbuttahrir’in modelinde geçmişte görüldüğü gibi halka; dayatma, baskı, zor kullanma, marabalık, itaat, uysal olma, her şeye razı olmak ve kabul etmekten başka bir şey düşmemektedir.
“Hilâfet Devleti'nin Tek Oluşu”
Başlığı altında, Hilafet rejimini savunanlar ; Ümmetin yönetimini,  tüm İslam Dünyasını Endonezyadan,Cezayire,Sudan’dan  Pakistan’a,Türkiye’den Arabistana  dünyanın neredeyse yarısını bir tek adamın (Halife) omuzlarına  yüklemektedir.Bunun ne akıllen,ne bilimsellikle,ne de siyaseten mümkün olmadığı açıktır.Ve gereksizdirde. İslam bir şekli dayatmadan ziyade maksada önem veren bir dindir. Bu kadar büyük bir coğrafyada,her bir ülkede onlarca farklı inanç ve düşünce içinde birkaç milyar insanın bir tek Halifeye beyat etmesi (Seçmesi) nasıl mümkün olur?Ütopik,nostaljik,kelami bir söylemden öte gitmeyecek bir teroriden başka bir gerçekliği olmayan bir model olarak ancak tarihte yaşayan bir rejim olmaya mahkumdur.Tatlı acı anılarıyla tarihsel bir öğe olmaktan başka bir anlamı bulunmamaktadır. Hilafet rejimi tarihin bir öğesi olarak geride kalmıştır. İnsanlık ortak aklının ve bilimin ortaya koyduğu ve tecrübelerle deneyimlerle yenilenerek gelen demokratik yönetim şekilleri önümüzde dururken hala daha geçmişte bir çok acı tecrübelere neden olmuş bir sistemi Müslüman halklara iyiymiş ve de İslam’ın emriymiş gibi sunmak ne kadar acıdır. 
Konuyla ilgili açıklamalara dönecek olursak;
 “İslâm'da yönetim nizamı olan Hilâfet Nizamı tek bir devletin vahdet nizamıdır; federal bir düzen değildir.Tek bir İslâm Devleti dışında, dünyada bütün müslümanlar için başka devletlerin bulunması caiz değildir; kendilerine Allah'ın Kitabı ve Peygamber'in Sünneti'ni yani İslâm Şeriatı'nı uygulayan bir tek Halife dışında halifelerin bulunması da caiz olmaz. Çünkü, şerî delil böyle gelmiş ve bunun dışındakini de haram kılmıştır. Abdullah b. Amr b. el-As (ra)'den rivayet edildiğine göre Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kim bir imama beyat eder, elinin ayasını ve kalbinin semeresini ona verirse -ona gönül hoşluğuyla beyat ederse- ona itaat etsin. Onunla çatışan bir başkası gelirse, sonrakinin buynunu vurun." (Müslim, İmara, 3431) Ebu Sâid el-Hudrî'den Resulullah (sav)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İki halifeye beyat edildiği zaman, onlardan sonrakini öldürün." (Müslim, İmara, 3444) Yine Arfece'den rivayet edilmiştir ki: "Size kim gelir de toplanmış saflarınızı dağıtmayı ve cemaatınızı ayırmayı isteyerek emrederse onu öldürün." (Müslim, İmara, 3443)”
               “İslâm'da Yönetim Kaideleri”
      Aşağıda görüleceği üzere,Hızbuttahrir ve benzeri çevreler,  İslam dininin yönetimle ilgili ilkelerinden yola çıkarak,  yorumla; tüm Dini,  siyasal bir alana hapsetme indirgemeciliği sergilemektedirler.  Demokrasi ile ilgili olarak ta ayni şeyi bu sefer tersinden yaparak demokrasiyi bir din olarak tanımlamaktadırlar. Böylece İslam’la demokrasiyi ayni kulvarda biribirinin alternatifiymiş gibi bir yanılgıya ve derin bir  hataya  düşmektedirler. Bunu bilerek veya bilmiyerek yapmaları önemli değildir.  Yapılan İslam la demokrasinin mukayesesidir ve bu İslam’ı dengi olmayan  ve olamayacak bir şeyle mukayese ederek rencide  etmek anlamına gelmektedir.
“İslâm'da yönetim nizamı dört kaide üzerine kurulmuştur:
1- Hakimiyet Ümmetin Değil, Şeriatın'dır.
Müslümanın ve ümmetin iradesini yöneten, müslümanın ve ümmetin bizzat kendisi değildir. Aksine müslüman ferdin ve müslüman ümmetin iradesi yalnızca Allah'ın emirlerine ve yasaklarına göre yürütülmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Hayır, -öyle değil- Rabbine and olsun ki, onlar aralarında ihtilafa düştükleri şeyde seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisa 65)
"Allah ve Resulü bir emre hükmettiği zaman, hiçbir erkek ve kadına, işlerinde kendi isteklerini yapmak (serbestlik) yoktur." (Azhab 36)
"Ey iman edenler! Allah'a itaat eden, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanıyorsanız, o şeyi Allah'a ve Resulü'ne götürün." (Nisa 59)
Resulullah (SAV) de hadisinde şöyle buyurdu: 
"Sizden biriniz, düşünce ve istekleri benim getirdiğime tâbi olmadıkça asla iman etmiş olmaz."
İşte bu deliller, hakimiyetin ancak Şeriat'a ait olduğu, ümmete ait olmadığı hakkında açıktırlar.”
Denilmektedir. Oysa;bu babta verilen ayet meallerinin ve rivayetlerin; “Hakimiyet Ümmetin Değil, Şeriatın'dır.” Çıkarımı ile alakası nedir? Zorlama teville hakimiyet nasıl şeriatın olacak? Şeriat yani İlahi buyruk ve emirler kişisel olarakta toplumsal olarakta insanın bizzat kesdisi tarafından yada toplumsal olarak benimsenip uygulama konusuna giren bir hukuktur. Dini hükümlerin uygulanması için toplumun kabulü ve yine halkın görevlendirdiği bir yönetim mekanizması gerekir. Hızbuttahrir bunu Halife denilen tek Adama tevdi etmektedir ki Allah’a has kıldığı hakimiyeti, konunun esas öznesi halka/ümmete değil de,  tek adamın vicdanına tevdi etmektedir.
2- “Sulta (Otorite), Ümmetindir.”
“Sultanın (otoritenin), yani yönetmenin ümmet tarafından beyatla nasbedilmesi için Şeriat koyucunun tayin ettiği yolla ümmete ait olduğu açıktır. Halife'nin bu beyatla sultayı almış olması ve ümmet adına yönetmesi, sultanın ümmete ait olup onu dilediğine vermesine dair açık bir delildir. Ümmetin emiri emirliğe getirmesi, onu nasb etmesi ve ona itaat etmesini açıklayan sarih hadisler gelmiştir. Abdullah b. Ömer'den Nebî (SAV)'in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: "Aralarından birisini kendilerine emir seçmeden, üç kişiye yeryüzünde sefere çıkıyor olmaları helâl değildir." (Ahmed b. Hanbel, Sahabe, 6360) Bu hadis emirliğe getirmenin ümmete ait olduğunun sarih bir delilidir.”
           Sulta ve hakimiyet ayırımı anlamsızdır. Söz konusu olan halkın yönetiminde “belirleyici” olan meşru “güç” tür ve buna ister sulta deyin isterse hakimiyet,bunun öznesi halk olduğuna göre elbetteki halka ait olmalıdır. Halk bu hakimiyetini yada sultasını dini referanslarına göre kullanacağı tabiidir. Halkın dini hassasiyeti, ticarette gösterdiği rikkat gibi siyasette de göstereceği malumdur.Dindar bir toplum emaneti ehline verecektir. Ama her halukarda kendine hizmet edecek bilgi ve donanıma sahip olanları yönetime getirecektir. Yöneticilik vasfı olmayan,dünyayı tanımayan,siyaset bilmeyen kişileri abid te olsalar iktidara getirilmeyeceği nakli ve akli  delillerle sabittir. Mademki halifeyi seçmek  ve göreve getirmek Ümmete aittir, o halde bu halifeyi denetlemek ve azletme yetkisi de  halka/ümmete ait olmalıdır. Yoksa birilerinin halife olarak lanse ettiği bir kişiye halkın şu yada bu şekilde beyat etmesi; ne “sultanın ümmete ait “ olduğunu gösterir nede  halifeyi seçtiğini. Günümüzdeki tek partili vesayetçi despot rejimlerdeki gibi tek partili rejimlerdeki, ya da geçmişte krallıkların ve sultanlıkların halk tarafından “bağlılık yemini” törenlerinin seçimle bir alakasının olmadığı açıktır.
3- Devlette Tatbik Edilen Hükümleri Benimseme Hakkı Yalnızca Halife'nindir.
Anayasa Ve Diğer Kanunları Koyan da Odur. Yalnızca Halife'nin hükümler benimseme hakkına sahip olduğu sahabenin icmaı ile sabittir. Bu icmaadan şu meşhur kaideler çıkartılmıştır: 
"İmamın emri, ihtilafları kaldırır." "Sultanın emri uygulanır." "Müşkillerden ortaya çıkanlar miktarınca, hükümler ihdas etmesi, sultanın hakkıdır."
               Yani teşrii,kanun yapma yetkisi,anayasa hazırlama görevini Hızbuttahrir, bir tek “adam”ın omuzlarına ve sorumluluğuna vermektedir. Oysa Halk tarafından seçilmiş bir parlementonun bu görevi yerine getirmesi,hatta çıkan yasaları anayasaya uygunluk denetimi yapan bir  mahkemenin olması  dinen ne mahsuru olacaktır? Madem ki bir kişiye (Halife) teşrii yetkisi meşrudur,o kişi de Halk/Ümmet tarafından seçilmiştir,hangi şer’i şebep bir tek “adama” verilen yetkiyi halk tarafından seçilmiş bir parlementoya vermemiş olsun? Seçilmiş bir parlemento ile ve yargı denetimiyle teş’ri görevi mukayese edilemeyecek derecede daha kamil manada ifa edilmiş olacaktır.
   Hızbuttahrir’in açıklamalarından;Halife ve yöneticilerin “ümmet” tarafından “denetleneceği” ve “muhasebe edileceği” gibi ifadeler bulunsa da bu ne denetleme ve nede hesap sorulma anlamına gelmemektedir. Hilafet tarihi bıyunca böyle bir şey de söz konusu olmamıştır.Bunun bir örneğine rastlamak mümkün değildir. Mevcut mekanizma içinde de  bu mümkün değildir.

Hızbuttahrir konuyla ilgili olarak; “Yüce Allah yöneticilere itaatı farz kılmış ve onların amelleri ve tasarruflarını denetlemeyi de vacib kılmıştır. Müslümanlara; yöneticileri denetlemeyi ve tebanın hukukunu çiğnedikleri; tebayla ilgili vazifelerinde kusur gösterdikleri; tebanın işlerinden birini ihmal ettikleri; İslâm hükümlerinden birine muhalefet ettikleri veya Allah'ın indirdiklerinden başkasıyla yönettikleri zaman onları değiştirmeyi kesin bir emirle emretmiştir. Resulullah (SAV) şöyle buyurmuştur: "Cihadın en üstünü, zalim bir sultana hak sözü söylemektir." (Ahmed b. Hanbel, Mükessirin, 10716)”
Bizim de üzerinde durduğumuz nokta budur zaten! Fakat “onları değiştirmeyi kesin bir emirle emretmiştir.” Densede  halkın elinde  bunu yapacak bir güç vardır nede  mekanizma.Siz  ordu komutanlığını,teşri yetkisini tek yetkili yönetici olarak Halifeyi görürseniz ve İslam’la yöneten yöneticiye (Sudi Kralları da İslamla yönettikleriiddiasındadırlar ve Şeriat kanunları Arabistan’da caridir) itaat farzdır derseniz kim, nasıl, ne ile Halifeyi değiştirecektir. Sistemin kendi yapısı buna manidir. Hem İslam değiştirmeyi kesin bir emirle emretmiştir” denilmektedir ve hem de  buna izin vermeyen bir modeli(Hilafet) İslam’ın tek yönetim şekli olduğunu iddia edilmektedir. Ki bu açık bir çelişkidir.

“Allah'a İsyanla Emretmedikçe İslâm'la Yöneten Yöneticiye İtaat Farzdır”
Başlığı altında ise şu açıklamalar yapılmaktadır.
“Allah'ın indirdiğiyle yöneten bir yöneticiye, ma'siyetle (Allah'a isyanla) emretmedikçe ve yönetiminde açık küfrü açığa çıkmadıkça, itaat etmek müslümanlara farzdır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin ve Peygambere itaat edin, sizden olan emir sahiplerine de." (Nisa 59) Allah'ın indirdiğiyle yöneten müslüman bir yöneticiye, ma'siyetle emretmesi hali müstesna, mutlak itaat gerekir. Emrettiği ma'siyette ona itaat caiz olmaz. Resulullah (SAV) şöyle buyurmuştur: "Ma'siyetle emrolunmadıkça, müslüman kimseye, hoşuna giden ve gitmeyen şeyde dinlemek ve itaat etmek gerekir. Ma'siyetle emrolunduğu zaman ne dinleme ne de itaat vardır."(Buhari, Ahkam 6611)”
Burada “Allah’ın indirdiği ile yönetmeyene”  ve “masiyeti emredene” itaat etmemek demek,Halkın/ümmetin yönetim üzerinde belirleyici,vesayet hakkı ve bu hakkı kullanacak bir donanımı,gücü olması gerektiğinin bir delili olabilir ancak. Bunun adı tarihte gördüğümüz  Hilafet rejimi değil Batıda görülen demokrasi olur.Zira halk hoşuna gidene,memnun olduğuna itaat edecek  aksi durumda  iktidardakine  itaat etmeyecek demek; demokratik bir şekilde seçimle yönetimi belirleme ve azletme yetkisine sahip olmağı gerektirir.
       Ve Halifeye itaatten vazgeçilip değiştirilmesi o kadar zorlaştırılmaktadır ki adeta Saddam,Kaddafi ve Suud Kralının neden ömürleri boyunca Müslüman halkların sırtlarında taşındığının ip ucunu da vermektedir. ki Sünni anlayışa göre,bir kişi diliyle Allah’ı inkar ettiğini açıkça söylemedikçe İslam dairesinden çıkmayacağı malumdur. Halife ister ülkeyi kötü idare etsin, isterse hazineyi yakınlarına peşkeş çeksin,isterse zevk ve sefaate dalsın,Halk yoksulluk içinde kıvransın,isterse de zulmetsin yine de “Halifeye itaat farzdır” öylemi? Böyle bir rejimi ve yönetim anlayışını, Müslüman halklara İslam’ın yegâne yönetim şekli olarak savunup,tavsiye etmek başlı başına bir zulümdür.
       Hızbuttahrir devamla;
“Küfürle Yönetmesi Müstesna,İslâm'la Yöneten Yöneticiye Baş Kaldırmak Haramdır.”
“Yönetici İslâm'la yönettiği sürece, zulmetse bile; İslâm, ona baş kaldırmayı haram kılmıştır. O, zulmünden dolayı hesaba çekilir. Zulmünden dolayı ona karşı ayaklanmak ve savaşmak caiz değildir. Resulullah (SAV) şöyle buyurmuştur: "Kim cemaattan çıkarsa, tekrar ona dönünceye kadar İslâm halkasını/bağını boynundan çıkarmış olur." (Ahmed b. Hanbel, Şamiyyin, 17132) Hadislerde, zulmetseler de, yöneticilere karşı savaşmaya açık nehiy vardır. Ancak, kat'î delille küfür olduğuna şüphe bulunmayan açık küfürle yönettikleri bir tek hal müstesna. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: "(İyi-kötü) pek çok emir gelecektir. Onları tanırsınız ve red edersiniz. Kim tanırsa berî olur, kim de inkâr ederse salim olur. Fakat kim razı olur da tabi olursa ..." "Onlarla savaşmayalım mı?" diye sordular. "Namazı kıldıkları müddetçe, hayır." diye cevap verdi. (Müslim, İmara, 3445)”
Burada Namaz, "İslâm ile yönetmeye" kinayedir. Müslim'in rivayet ettiği Avf b. Malik'in hadisinde ise şöyle geçmektedir: "Ey Allah'ın Resulü, onları kılıçtan geçirmeyelim mi?" diye soruldu: "Aranızda namazı ikâme ettikleri sürece, hayır." buyurdu. (Müslim, İmara, 3445) Ubade b. es-Samet'in hadisinde şöyle geçmektedir: "Elinizde-yanınızda, Allah'tan kesin bir delilin bulunduğu, apaçık bir küfür görmeniz müstesna; emir sahipleriyle çekişmeyeceğimize ... (beyat ettik.)"
       Mevzuular,yalan,yanlış teviller,Emevivari saptırmalar iç içedir. “Namazı ikame eden” bir mü’min hiç Halkın memnuniyetini ortadan kaldıracak bir icraatı  yani zulmü siyaset edinirmi? “apaçık bir küfür” ü kırk dereden su getirme şartına bağlarsanız (eyyamcı Mücie; bir kişi Müslüman olduktan sonra ne yapsa Müslümanlıktan çıkmaz anlayışı.) olacağı budur. Dolayısıyla siyaset ve yönetim konusu, en çok mevzu rivayetin olduğu konulardan biridir. Bu rivayetlerin Vahiyle kritik edilerek ayıklanması zarureti, İslam toplumlarının özgün  bir siyaset ve yönetim anlayışına kavuşmasında olmazsa olmaz bir gereklilik olduğu muhakkaktır.
H   U   L   A   S   A
       İslam toplumunda halife tayin etmenin vâcib olduğu konu­sunda icma ve ittifak vardır. Bu toplumun işlerinin icrası için zarurettir. Hele de devlet kurumsallaşmasının kemale ermediği dönemlerde tüm işlerin emir ve direktiflerle halledildiği bir vasatta bu elbette ki önemlidir.  Burada önemli olan soru şudur; Halifeyi ve imamı seçmek ya da tayin etmek Allah’a ait bir konumudur yoksa halka ait midir? Bu vâcibiyyet akli ve nakli delille mi, yoksa aklî ve mantıkî delille mi vâcibtir? Kuran’da ve Peygamberin sünnetinde evveliyatla ve acilen Halife seçilmesini emreden bir delil olmadığını biliyoruz. Buradaki gereklilik, o günün şartlarından ve Müslümanların tercihlerinden kaynaklanmış bir durumdur. Bu günün dünyasında oturmuş ve kurumsallaşmış bir devlet mekanizması söz konusudur ve devlet başkanı ölse bile yerine derhal kimin vekâlet edeceği önceden bellidir. Yani işlerin aksaması ve kargaşa gibi geçmişte sorun olacak durum, günümüz idare yapısında söz konusu değildir. Devlete yani Halifeye kutsallık atfetmek, ona itaatin her hal ve şartta gerekli olduğunu söylemek, ölünceye kadar bu görevde bırakmak, teş’rii yetkiye sahip olduğunu söylemek; halkın tepesinde despot bir yönetici tayin etmek anlamına gelir. Adalet ve zulüm konusunda iş halife olan bu kişinin vicdanına bırakılmıştır. Gerçekten İslam halka adaletle davranmayı, zulmetmemeyi, halifenin vicdanına, iki dudağı arasına bırakmış olabilirmi? Bu kadar önemli bir konunun bir kişinin vicdanına terk edilmesini İslam onaylarmı? Halka karşı adaletsizliği yani zulümü reddeden bir din halka istibdat uygulamaya her an kayma potansiyeline sahip ve doğru dürüst hiçbir denetim mekanizması olmayan bir yönetim şeklini “İslami” olarak kabul edermi? Ya da böyle bir keyfiliğin olabileceği bir yönetime nasıl “İslami” payesi verilebilir?
 Oysa Kur’an daki “…işleri aralarında istişare/şura ile olanlar….”[8] Tek adamdan ziyade daha çok;çok partili parlamenter seçim sistemine delalet ettiği açıktır. “İşlerin istişare” ile oluşuna hali hazırda; çok partili seçim, parlemento, yargı denetimi, kamuoyu, muhalefet v.b. araçların olduğu demokratik sistemin daha yakın olduğu ya da cevap verdiği açıktır. Emanetin ehline verilmesi[9] konusu ise; halkın yönetilmesi ve işlerin tevdi edildiği merciin seçilmesinde halka seçici davranması öğütlenmektedir. Ve seçim sistemi ile oturmuş, kurumsallaşmış bir iktidar ve kamu yönetiminin liyakat ve kariyer şartını gözeten bir sistemin İslam’a daha yakın olduğu aşikârdır. İnsan haklarına ve onuruna saygılı, muhalefet,yargı denetimi,halkın seçtiği meclise, kuvvetler ayrılığına anayasal çok partili parlamenter sisteme haiz bir siyasi yapı içinde cumhur başkanının yada Başkanlığın,”Halife” ye ait olduğu söylenen yetkilere hukuk ve halkın iradesi doğrultusunda sahip olmasında bir beis yada engel bulunmamaktadır.  
“İlim hikmet mü’minin yitiğidir” ve “ilim çin de de olsa  onu gidip arayınız” İbn hibban, ibn Cevzi gibi zatlar bu rivayete uydurma demişlerse de, Beyhaki, Hatib el bağdadi, İbn Abdi'l-Ber ve Deylemi gibi alimler bunu hadis olarak rivayet etmişlerdir. Ancak zayıf olduğuna da dikkat çekmişlerdir. (Bkz. acluni, Keşf'ü-l Hafa, I. 138)Nitekim Beyhaki Hadis'i eserine almış ve zayıf olduğunu söylemiştir. (Beyhaki, Şuabu'l- İman, II. 254) Bu hadisi, büyük İslâm Âlimi Celâleddin Suyutî de iki ayrı rivayet olarak kitabına almıştır: “Çin’de de olsa ilmi arayınız. Çünkü ilim öğrenmek her Müslümana farzdır. Melekler, yaptıkları işten hoşlandıkları ilim talebeleri için kanatlarını yere sererler.” (Câmiü’s-Sağîr, 1/310)“İlim Çinde de olsa gidip alınız.” (Fethul-Kebir 1/193)“Faydalı olan ilim müminin yitik malıdır. Onu nerede bulursa alsın” (Keşful-Hafa, 1/435 No:1159)
       Allah’ın afakî ve enfusi ayetleri üzerinde düşünmek, tefekkür etmek, sünnetullahı ve adetullahın işleyişi üzerinde çalışmak farzı kifaye  olduğu malumdur. Allahın adetullahının fizik kanunları içinde saklı olduğu, gemilerin suda yüzmesi, uçakların havada uçması gibi, sunnetullahında  sosyal bilimlerle de ilgili olduğunu  anlamamız gerekir.
Prof.İlhami Güler’in tespitlerindeki ilmilik, detay ve zamanın gerçekliğine uygunluk ile Hızbuttahrir’in yukarıda değindiğimiz günümüz dünyasının gerçekliği ile örtüşmeyen önerileri mukayese edildiğinde işimizin ne kadar zor olduğu görülmektedir. Sayın İlhami Güler Lider Kültü, Karizma, Erdoğan ve Demokrasi”  adlı makalesinin bir bölümünde; “Ben, siyasal ilişkiler bağlamında Avrupa’da yaratılan Hukuk Devleti, İnsan Hakları ve Demokrasinin –her ne kadar üretilme saikleri İslami bağlamda  “hakkaniyet” değil “çıkar” olsa da-, “Emruhum şura beynehum=Onların işleri aralarında şura iledir.”(Kur’an-42/38) ayetine daha uygun olduğuna inanıyorum.  “Emr” kavramı, burada kamu işlerine; “hum” zamiri, toplumun tümüne; “şura” kavramı ise, kişi tapınımına değil; kamusal/kurumsal ortak akla delalet eder. Bunun dışında “Bilge-kıral”lığın,  ‘karizma’ ve ‘lider’ kültüne oranla daha gelişmiş bir toplumsal şuur düzeyine tekabul ettiğine inanıyorum.Ayrıca “Emanetleri, ehline tevdi edin”(4/58) buyruğu, ima yoluyla kuvvetler ayrılığını, kurumlaşmayı gerektirir. “Tek-adam”lığı veya despotizmi değil.  Bu seviyeye gelmek için de halkımızın “sürü” seviyesinden  uzaklaşarak sorumluluğunu müdrik “kişi” olması ve  kişi tapınımına dayanan “lider” kültünü terk etmesi lazımdır.” Tespitini yapmaktadır ki katılmamak mümkün değildir.
Bir şeyin arka planın da elbette ki o şeyi icat edenin dünya görüşü ve felsefi bakışı yatmaktadır. Bu her şeyde böyledir. Bir yönetim şeklinde de bu böyledir, bir tankın icadında yada bir şirketin yada fabrikanın verimliliği ile ilgili yöntemlerin icadında da böyledir. Tüm bunları kullanan kişi yada toplumlar kendi dünya görüşlerine ve yaşam tarzlarına uygun olarak bu “şeyleri” kullanacakları tabiidir. Yani Bir tankı üreten bunu, savaşlarda daha çok zarar vermek, sömürü alanını genişletmek için icat etmiş olabilir. Bu amaçla da kullanmış olabilir. Ama barışçı toplumlar ve Müslüman halklar tankı sadece savunma amacıyla kullandığı malumdur. Demokrasi konusu da bu bağlamda ele alınmalıdır. Batıdaki insan hakları, hukuk devleti, demokrasi yıkıcı ve acı bir tecrübe ile uzun bir zaman dilimi sonucu ortaya çıkartılmış hikmet ürünü sosyal araçlardır. Tevhidi bir dünya görüşü elinde bu araçlar İslam Dinine uyumlu hale getirileceğini açıklamaya bilmem gerek varmıdır. Batıdan her şeyi ithal ederken, buna insani ilişkiler de dâhil, demokrasi, insan hakları, parlamenter seçim sistemine uzak durmak anlamsızdır. Bu gün Müslümanların biri birleriyle ilişkileri İslam’ın emrettiği kardeşlik hukuku çerçevesinde midir yoksa Batı kültürünün bireyci, faydacı, menfaatçi ilişkilerine mi benzemektedir?
  Müslüman aydınların, siyasetçilerin ve din bilginlerinin; Vahiy-siyaset-halk-devlet ilişkilerini; Vahiy bağlamında,Rasulullah’ın pratiği,insanlık ortak aklının tecrübeleri ve kazanınları, siyaset biliminin gereklilikleri düzleminde gözden geçirerek,İnsanlığa herkes,her kesim  için Darusselam olabilecek bir çatı siyasi modeli sunma zamanı gelmiştir ve geçmektedir.Bu konudaki ihmal her geçen gün Batı ile İslam Dünyası arasındaki uçurumun her alanda daha da büyümesi anlamına gelmekte olduğu anlaşılmalıdır.








[1] “İlim Çinde de olsa gidip alınız.” (Fethul-Kebir 1/193) “Faydalı olan ilim müminin yitik malıdır. Onu nerede bulursa alsın” (Keşful-Hafa, 1/435 No:1159)
[2] “İlim Çinde de olsa gidip alınız.” (Fethul-Kebir 1/193) “Faydalı olan ilim müminin yitik malıdır. Onu nerede bulursa alsın” (Keşful-Hafa, 1/435 No:1159)
[3] www türkiyevilayeti.com
[4] "Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir." (Bakara, 2/256)
[5] "Ben kimin mevlâsıysam, Ali de onun Mevlâ-sıdır Allah'ım! Onu seveni sev ve ona düşman olana düşman ol"
[6] Zekat verilecek olanlar listesinden mellefetul gulubun “artık gerek kalmadı” içtihadı ile zekat kapsamı dışında tutulması gibi.
[7]  Eba Bekr’in  üç kez minbere çıkıp “Beni azledin” dediği ve Ali’nin (Hepsine selam olsun) “hayır seni azletmiyoruz. Sen emirül mümininsin” dediği vakidir. Hz.Ömer ise;”dosdoğru olduğum sürece bana itaat edin ama aksi durumda bana itaat etmeyin!”  anlamında hutbeleri malumdur.
[8] 42/38”Onlar, Rablerinin davetini kabul ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri de kendi aralarında bir istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar Allah yolunda harcarlar.”
[9] 4/58Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”



Peygamberlik harmanını
ateşe vermek



ABDULLAH NASRİ
Mutezile.com

Geçenlerde Dr. Suruş’la, vahiy ve Kur’an üzerine yapılmış ve önermeleri hayli ağır bir söyleşi yayınlandı. Bu söyleşide, Peygamber’in (a) Kur’an’ın oluşumunda rolü bulunduğu iddia edildi.
Gerçi Suruş, “Bast-i Tecrube-i Nebevi (Nebevi Tecrübenin Açılımı)” isimli kitabında bu iddiayı bir şekilde gündeme getirmişti. Ama şimdi gerçek görüşünü tüm çıplaklığıyla ortaya koymuş oluyor. Bu yazıda Suruş’un iddiası incelenecek ve eleştirilecektir.
Vahyin modern rivayeti
Suruş’un vahiy zeminindeki görüşü İslam mütefekkirlerinin görüşünden köklü biçimde ayrılıyor. İslam düşünce tarihi boyunca vahiy, Allah’tan mesaj alınması olarak ele alınmıştır. Yani peygamber, ilahi öğreti ve talimatları halka bildirmek üzere almak bakımından vesile kabul edilmiştir. Bu yönüyle peygamber, mutlak pasif konumdadır.
Peygamber, ilahi mesajı, Allah’tan aldığı muhteva ve kelamla başkalarına bildirmiştir. Gerçekte peygamberin, ne muhtevasında, ne de onun bildirilme tarzında hiçbir rolü olmamıştır.
Bu görüşün hilafına Suruş, peygamberin, pasif konumda olduğunu düşünebileceğimiz şekilde vahyin sadece alıcısı olmadığına, aksine vahyin üretilmesinde rolü bulunduğuna inanmaktadır. Ona, göre peygamber, Kur’an’ın üreticisidir.
Suruş, açıkça şöyle demektedir: “Peygamberin, Kur’an’ın oluşumunda eksen rolü vardır.”
Burada sorulması gereken soru şudur ki, acaba peygamber, Kur’an’ın üretilmesindeki rolüne ilaveten vahyin de üreticisi midir?
Bu soru, peygamberin, vahyi ortaya çıkarmada rolü olmadığının söylenebilmesi durumunda incelenmeye değerdir. Yani peygamber vahyin muhtevasını Allah’tan almakta ve sadece onu tavsif ve bildirmede üretici rol oynamaktadır.
Bir başka deyişle muhteva Allah’tan, kelam ise peygamberden gelmektedir. Bu söyleşide her ne kadar yer yer “Allah’tan alınan, vahyin muhtevasıdır” deniliyorsa da Suruş’un vahye ilişkin yorumu, bu iddia ile bağdaşmaz. Ona göre vahiy, nereden kaynaklandığı tam belli olmayan bir tür ilhamdır veya deruni bir tecrübedir. Yani kaynağının peygamberin derunu olması veya dışından gelmesinin bir önemi yoktur.

Suruş’un ifadesine dikkat ediniz: “Peygamber tıpkı bir şair gibi, dışarıdan bir gücün onu etkisi altına aldığını hisseder. Ama gerçekte -veya ondan bile üstün, o halin ta kendisi- Peygamberin şahsı her şeydir: Yaratıcı ve üretici. Bu ilhamın içeriden mi, yoksa dışarıdan mı olduğu tartışmasının gerçekte burada anlamı yoktur. Çünkü vahiy zemininde iç ve dış arasında farklılık ve ayrım bulunmamaktadır.”
Vahyin geleneksel yorumunda, onun dış ve iç kaynağı arasındaki ayrım ve farklılık çok önemlidir. Vahiy sadece harici ve somut olmakla kalmaz, aynı zamanda peygamber, vahyin kaynağının Allah olduğunu çok iyi bilir.
Suruş’a göre peygamberin ilhamları onun nefsinden doğar. Peygamberler ile başkaları arasındaki fark ise şudur ki, her şeyden önce o, kendi nefsinin ilahi olduğunu bilir. İkincisi, peygamber, nefsini fiiliyata dökebilmiştir.
Adeta başkaları ne nefislerinin ilahi olduğundan haberdardır, ne de onu fiiliyata dönüştürebilmiştir. Aslında Suruş, vahiy ve irfani tecrübeler arasında bir fark bulunduğuna da kail değildir. “Nebevi Tecrübenin Açılımı” kitabında peygamberin tecrübeleri hakkında der ki, “O, çok özel mecralardan çok özel idraklere ulaşır. Başkalarının bunu elde etmeye güçleri yetmez.” (s. 3)
Peygamberin tecrübesinin irfan tecrübesinden farkı, onun, “bu tecrübenin ortaya çıkması ve hulülü ile yeni bir görevi” hissetmesindedir. (s. 4)
Suruş açısından peygamber, kendi dinî tecrübelerinin faili ve mucididir:
“Peygamber’in (a) bütün sermayesi şahsıydı. Bu şahsiyet, dinî ve vahyî tecrübelerin mahalli, mucidi, mümkün kılanı ve failiydi. Onun şahsında meydana gelen açılım, tecrübenin açılımıyla ve yansımasıyla sonuçlanıyordu. Bu nedenle vahiy ona tabiydi, o vahye tabi değildi.” (s. 13)
Vahye dair geleneksel telakkide peygamber sadece bir zarf ve vahyi taşıyan kişidir, fail ve mucid değildir. Vahyin faili Peygamber’in (a) şahsı değil, Allah’tır. Suruş peygamberi vahyin faili ve mucidi gördüğü andan itibaren artık “Allah’tan aldığı, vahyin muhtevasıdır” iddiasında bulunmasının anlamı kalmaz.
Bu söyleşide Suruş, peygamberin nefsinin Allah’la bütünleştiğinden sözediyor. Yani peygamber Allah’la manevi birlik kuruyor: “Nefsi, Allah’la bir olmuştur.”
Varsayalım ki peygamberin nefsinin Allah’la bir olduğunu kabul ettik, ama bu durumda peygamber için üretici bir rol düşünmemiz imkansızlaşır. Allah’la bütünleşme makamında artık peygamber, kendisinin rolü olduğunu düşünemez hale gelir. Eğer bu makamda Kur’an ayetleri nazil oluyorsa peygamberi Kur’an’ı üreten kişi olarak görmemek gerekecektir.
Suruş bazen de peygamberin vahyin muhtevasını aldığını ve onu kendi kelimeleri ve lafızlarıyla halka bildirdiğini iddia ediyor. Bir diğer ifadeyle, Kur’an ayetleri ilahi kelimelerin kendisi değildir. Aksine ayetler, nüzul esnasında bir dizi suretsiz muhteva şeklinde gelir ve peygamber, tıpkı bir şair gibi onlara suret giydirir.
Suruş’un tabirine göre peygamber “bu ilhamı, bildiği dille, kullandığı üslupla, elindeki tasvir ve bilgiyle aktarır.”
Burada şunu sormak gerekir: Acaba dinî bir metinde muhteva ile suret arasına mesafe konulabilir mi? Acaba muhtevaya suret giydirmek ona mana vermede hiç tesiri yok mudur? Acaba çeşitli suretlerdeki muhteva, farklı anlamlar kazanmaz mı?
Suruş, hangi dilbilim ve anlambilim teorisine dayanarak böyle bir sözü söyleyebiliyor?
Lafız, üslup ve tasvirin anlamdaki rolü inkar edilebilir mi?! Bazen başa veya sona bir kelime konması bile cümlenin anlamını değiştirebilirken, nerede kaldı kişinin, üslup, tasvir ve bundan da önemlisi bilgilerini işin içine karıştırması.
Bu yüzdendir ki önemli metinlerde (hukuk metinleri gibi), yanlış anlamaları önlemek üzere net kelime ve kavramların kullanılmasına daima gayret gösterilmiştir.
Lafzın muhteva ile ilişkisi, lafızların anlamları göstermede etkisi olacak şekildeyse, vahiy mesajı ve onun hassas rolleri de Allah’ın, maksadını kendi seçtiği lafızlarla beyan etmesini icap ettirir.
Suruş’un kanaatine göre Peygamber’in şahsı Kur’an metninin oluşmasına müdahale etmektedir. Bunu şöyle ifade etmektedir:
“Onun şahsiyeti bu metni oluşturmada önemli bir rol oynar. Bütün bir hayatı; babası, annesi, çocukluğu ve hatta ruhsal halleri bunda rol sahibidir. Kur’an’ı okurken hissedersiniz ki, Peygamber kimi zaman mutluluk ve neşe içindedir. Halbuki bazen de hüzünlü olduğu çok açıktır. Sözleri ve ifade biçimi oldukça basit ve sıradandır. Bütün bunlar Kur’an metninde etkisini göstermiştir. Bu, vahyin tamamen beşeri yönüdür.”
Eğer Peygamber, vahyin faili ve mucidiyse, öyleyse onun şahsı da, sadece tecrübelerin muhtevasına suret kazandırmada değil, aynı zamanda vahyin muhtevasının aslında da (daha net ifadeyle söylersek, peygamber tecrübelerinde de) rol sahibi demektir. Peygamberin rolünü, tecrübelerin muhtevasının aslında göz önünde bulundurmak istemesek bile, Suruş’un görüşüne göre, onun nebevi tecrübelere anlam kazandırmadaki tasarruf ve müdahalesi göz ardı edilemez.
Vahiy ve Kur’an’da hataya açık olma hali
Suruş’un vahiy bahsindeki görüşünün kaçınılmaz sonucu, hatanın ona yol bulma imkanını kabul etmektir. Eğer peygamberin şahsı, halleri ve bilgisinin vahyi ifade etmede dahli varsa vahyin hatasız olmasının delili nedir?! Vahyin hatasız görülebilmenin yolu, Peygamberin  ilahi mesajı ilahi kelamla birlikte aldığını ve hiçbir müdahalede ve tasarrufta bulunmaksızın tebliğ ettiğini kabul etmemizdir.
Başka bir deyişle, onun şahsı ne vahyin muhtevası ortaya çıkarken, ne de ona suret kazandırırken hiçbir şekilde rol üstlenmemiştir.
Suruş, vahiy ve Kur’an hatalı olabileceğini ortaya atabilmek için başlangıçta, bazı çağdaş müfessirlerin ayetleri iki gruba ayırdığına değiniyor. Bir grup ayet, Allah’ın sıfatları, ölümden sonra hayat ve ibarete ilişkin emirlerle ilgilidir. İkinci grup ise dünya, insan ve tarihsel olaylara dairdir.
Birinci grup ayette hata olmasına imkan yoktur. Ama Peygamberin dünya, insan ve tarihsel olaylar hakkındaki bilgisi hatalı olabilir. Bir diğer ifadeyle, Suruş’un söylediğine göre, bazı müfessirler, Peygamberin bu konularda kendi zamanının diliyle konuştuğuna inanmaktadırlar. Fakat Suruş, bir adım daha ileri gitmektedir. Yani ona göre Peygamber, zamanının diliyle değil, sınırlı bilgisiyle konuşmuştur.
Bu konudaki görüşünü şöyle açıklamaktadır:
“Benim başka bir görüşüm var. Bendeniz, Peygamberin, farklı bir bilgiye sahip olmasına rağmen “kendi döneminin dili”yle konuştuğunu düşünmüyorum. O gerçekte, söylediğine inanıyordu. Bu onun dili ve onun bilgisiydi. Onun bilgisinin, çağdaşı olan insanların yeryüzü, evren, genetik hakkındaki bilgisinden daha fazla olduğunu düşünmüyorum. Bugün bizim elimizdeki bilgiye sahip değildi. Böyle olması onun peygamberliğine herhangi bir zarar getirmez. Çünkü o Peygamberdi, bilgin veya tarihçi değil.”
Yukarıdaki sözlerin mecburi sonucu, vahiy ve Kur’an’ın hatalı olabileceğinin kabul edilmesidir.
Eğer Peygamberin yeryüzü, evren ve genetik konularındaki bilgisi diğer insanlardan daha fazla değildiyse onun diğerlerinden tek farkı, özel ruhsal hissiyatlar ve haller olmuş demektir. Nasıl olur da, bir yandan Peygamberin, kelamı Allah’ın kelamı olacak kadar Allah’ta fani olduğu iddia edilmekte, ama öte yandan bazı ayetlerin Peygamberin bilgisiyle mütenasip olduğu öne sürülmektedir? Suruş bu çelişkiyi nasıl çözebilecektir?
Eğer Peygamberin, bilgi ve bilinç bakımından başkalarından farklılığı yoksa ve malumatı kendi bilgisi ve tecrübelerinden kaynaklanıyorsa o halde peygamberler diğer insanlardan yalnızca ahlaki hususiyetler, irfani ve ruhsal hallerden gayri o kadar da farklı değillerdir.
Suruş, konunun başında bizzat kendisi Peygamberin şahsının, hallerinin ve bilgisinin onun tecrübeleri üzerindeki etkisinden sözetmekte ve burada, onun bilgisinin de kendi dönemindeki diğer insanlar kadar olduğunu vurgulamaktadır. Bunu açıkladıktan sonra da hatanın, vahyin ve Kur’an’ın harimine girebileceğini kabul etmektedir.
Bu mesele, vahyin muhtevası ile ona suret kazandıran arasında farklılık bulunması gerektiği ile ilgilidir ve hatayı, Peygamber tarafından gerçekleştirilen vahyin muhtevasına suret kazandırmayla ilişkilendirmemiz icabeder. Ama yok, hatayı, suret kazandırmayla değil de muhtevanın kendisiyle ilgili sayarsak ve muhtevanın da Allah’tan geldiğini kabul ediyorsak o zaman hata Allah’la ilgili olur.
Eğer muhtevayı Peygamberin şahsından biliyorsak -ki bu, Suruş’un açıklamasına daha uygundur- Peygamberin hata yapabileceğini kabul etmemiz gerektiğini gösterir. Her halükarda, yukarıdaki faraziyelerden hangisi kabul edersek edelim, sonuç, Kur’an metninde hata bulunabileceğidir. Yani Kur’an’ın ayetlerinden bir grupta -deneysel bilimler ve tarihle ilgili olanlarda- hata bulunabilir.
Acaba Suruş’un vahiy, nübüvvet ve risaletle ilgili bu tahlilleri sorgulanamaz mı? Acaba Kur’an metninde hata olabileceği fikri, Peygamberin mesajını, ilahi hikmet ve hidayeti zedelemez mi?!
Suruş’un, Kur’an’ın bilimsel ve tarihsel konularda hatalı olabilmesinin nübüvvete halel getirmeyeceği iddiası kabul edilemezdir. Acaba Kur’an’ı doğru ve hatalı kısımlar diye ikiye mi ayırmamız gerekecek? Eğer Peygamberin kelamı Allah’ın kelamıysa Allah’ın kelamında nasıl hata olabilir?
Acaba bu ayrımı metnin kendisi mi yapıyor, yoksa bu metinden anladığımız mıdır? Eğer hata, Kur’an metninde bazı kısımlara ulaşabildiyse onun diğer bölümlere de sirayet etmeyeceğinin gerekçesi nedir? Kur’an’da bahsedilen ölümden sonraki hayatla ilgili meseleler hangi nedenle doğru olabilir? Doğa alemini tanımayla ilgili kısımlarda metinde hata ortaya çıkabilecekse ötekinde de olabilir.
Doğa ötesi alemi ve ölümden sonraki hayatı tanımayla ilgili kısımlarda hata ortaya çıkmayacağının sebebi nedir? Suruş’un, Allah’ın sıfatları, ölümden sonra hayat ve ibadetlerle ilgili meselelerde hata bulunmadığı fikrini ispatlayan deliller nelerdir?
Kendi dönemimizin deneysel bilimlerine dayanarak evren ve insan genetiğiyle ilgili bazı ayetler hakkında net bir anlayışa ulaşamıyoruz diye Kur’an’ı hatalı bir metin mi kabul etmeliyiz? Yukarıdaki meselenin mantıksal sonuçlarından biri Kur’an’ın beşeri bir kitap olduğudur ve Peygamber onu tedvin ve telif etmiştir. Onun bilgisi de sınırlı olduğuna göre kitabının bir bölümü de hatalı olabilir.
Yukarıda geçen derin bahisleri bir kenara bırakıp Kur’an-ı Kerim’e bakalım ve Suruş’un görüşünü dinî açıdan eleştirelim.
Kur’an ve vahyin kaynağı
Kur’an-ı Kerim, vahyin kaynağını Allah kabul eder. Kur’an’daki pek çok ayet bu konuyu sarih biçimde ortaya koymaktadır. Örnek olarak birkaç ayeti zikredelim:
“Böylece biz sana Arapça bir Kur'ân indirdik” (Şura 7)
“İşte biz böylece sana da emrimizden Kur'ân'ı vahyettik.” (Şura 52)
“Kuluna verdiği vahyi verdi.” (Necm 10)
“Şüphesiz ki bu Kur'ân, sana hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından indirilmektedir.” (Neml 6)
Bu ayetlerde Allah, kendisin vahyin faili ve mucidi, Peygamberin kalbini ise vahyi alan yer olarak göstermektedir. Kur’an ayetlerine ilave olarak daima Peygamberin sözlerinin de Allah’ın kelamı gibi olduğunu vurgulamaktadır.  Yani onun kelamı, vahyin ta kendisidir:
“O, hevâdan konuşmaz. O vahyedilenden başkası değildir.” (Necm 3-4)
Bu ayette “o” zamiri konuşmaya atıftır. Yani Peygamberin sözü, Allah’ın sözüdür. Peygamberin sözü vahiydir. Yoksa Allah’ın vahyettiğini kendi sözüne dönüştürüyor değildir.
Gerçekte Allah Rasulünün dilinden dökülenler, ilahi kelamdır, Peygamber sözü değil. Allah, Kur’an’ı Arapça indirdiğini apaçık beyan etmektedir:
“Muhakkak ki, biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik.” (Yusuf 2)
Kur’an, vahyin hem muhtevasını, hem de ona giydirilmiş sureti Allah katından kabul etmektedir.
Kur’an, Peygamberin şahsının vahiy ve Kur’an’da hiçbir rolünün bulunmadığını göstermek üzere Peygamberin ümmi olduğunu vurgulamaktadır. Eğitim görmemiş bir kişi, hangi bilgiyle vahyin muhtevasına suret giydirebilir?!
Ümmiler içinde, kendilerinden olan (…) bir Peygamber gönderdi. (Cuma 2)
Kur’an’da Peygamberin ümmi olduğu meselesinden sözedilmesi, vahyin ona değil, onun vahye tabi olduğunu göstermek içindir. (Suruş’un iddia ettiğinin aksine)
Vahiy ve Kur’an’ın hatasızlığı
Vahyin hatalı olabileceğine inanan modern vahiy yorumunun tersine geleneksel görüş, vahyi hatadan korunmuş bilir ve vahyin masumiyeti için aşağıdaki üç aşamayı öngörür:
1. Vahiy telakkisinde masumiyet
Peygamber, vahyi alırken asla hata etmez. Çünkü Peygamber vahyi Allah’tan alır. Vahyin kaynağı Allah olduğuna göre Peygamberin vehim, hayal ve şahsının vahyin muhtevasına ve suretine müdahalesi ve tasarrufu için hiçbir yol yok demektir.

Peygamber vahyi Allah’tan almakla kalmamış, aynı zamanda onun kaynağından da iyice haberdardır. Vahiy, kaynağı somut olmayan ilhamlar gibi değildir. Yani sahibi ilhamların nereden kendisine indiğini bilmemesi gibi değildir.

Ayetler açıkça beyan etmektedir ki, Peygamber ledün makamına ve ilahi yakınlığa ulaşmış ve vahyi o makamda Allah’tan almıştır. (Şüphesiz ki bu Kur'ân, sana hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından indirilmektedir./ Neml 6)

Vahiy, hazır bulunulan ve şahit olunan bir bilgidir. Bu bilgi ledün makamında hazır bulunmakla elde edildiğine göre onda hata olamaz. Rabbine yakın makama ulaşmış olan Peygamberin (Sonra yaklaştı ve sarktı. Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı. / Necm 8-9) vahyin kaynağını bilmemesi veya ona inen vahiyde hata bulunması nasıl mümkün olabilir? Kur’an-ı Kerim bu ayette Peygamberin yüksek makamından veya ariflerin tabiriyle, ilahi külli velayetten bahsetmekle birlikte, onu vahyin alıcısı ilan etmektedir. Kur’an’ın ifadesi, Peygamberin vahyin faili değil, onu alan olduğu yönündedir. Kur’an, vahyin faili ile onu kabul eden arasındaki mesafe aşikar olsun diye nüzul makamında vahdet ve ittihad kelimelerini kullanmaz.

2. Vahyin ezberlenmesinde masumiyet

Bu mertebede Peygamber Allah’tan aldığını doğru bir şekilde hıfzeder ve vahye hiçbir unutkanlık yol bulamaz. (Bundan böyle sana Kur'ân'ı okutacağız da unutmayacaksın. / A’la 6)

3. Vahyi tebliğde masumiyet

Peygamber vahyi tebliğ etme makamında da hatadan korunmuştur. Çünkü onun risaletinin asli görevlerinden biri ayetleri okumaktır. O, ayetleri halka okumaya memurdur.

Bana müslümanlardan olmam ve Kur'ân'ı okumam emredildi. (Neml 91-92)

Ayetlerde geçtiği gibi, Allah, vahyi tam olarak alması ve halka tebliğ etmesi için Peygamberi meleklerin koruması altına almıştır:

Onun önünden ve ardından gözetleyiciler salar. Bilsin diye ki, onlar Rablerinin elçiliklerini yerine getirmişlerdir. Allah onlarda bulunan her şeyi kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır. (Cin 27-28)

Geleneksel görüşe göre vahye sızacak en küçük bir hata bile peygamberlerin mesajına halel getirir. Bir başka ifadeyle, ilahi hidayete gölge düşürür ve peygamber göndermenin maksadı için bir çelişki oluşturur. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim, hem vahyin masuniyetinden, he de Kur’an’ın korunmuşluğundan bahseder.

Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız. (Hicr 9)

İlahi risaletin önemi ve bir dinî metnin aslının korunmuş olmasının anlamı (üstelik de ebedi ve nihai mucize olan bir metin) o kadar büyüktür ki Allah onu korumayı bizzat üstlenmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de en küçük bir hataya yer yoktur:

Hamd, o Allah'a mahsustur ki kulu (Muhammed'e) kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı. Onu dosdoğru (bir kitap) olarak (indirdi) (Kehf 1-2)

Pürüzsüz Arapça bir Kur'ân (indirdik ki, Allah'ın azabından) korunsunlar. (Zümer 28)

Kur’an, bu ilahi kitapta, hata bir yana şakaya bile yer olmadığını apaçık ortaya koymaktadır:

Kuşkusuz Kur'ân, ayırıcı bir sözdür. O asla bir şaka değildir. (Tarık 13-14)

Kendisi “furkan” olan, yani hak ve batılı birbirinden ayıran bir kitapta nasıl olur da hata bulunabilir?

Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı indiren Allah'ın şanı yücedir. (Furkan 1)

Bir nur ve hidayet olan (Onu apaçık bir nur olarak indirdik / Nisa 174), herkese müjde getiren ve onları uyaran (İnsanlar için müjde ve uyarıcıdır / Tevbe 23), tüm insanları karanlıktan aydınlığa çıkaran (İnsanları karanlıktan aydınlığa çıkarmak için indirilmiş bir kitaptır / İbrahim 1) ve aynı zamanda da son mucize olan bir kitap, nasıl olur da hatalı ve yanlış şeyler içerebilir?

Kur’an’ın bilimsel ve tarihsel konularda ifade ettiği şeylerin tamamı, Suruş’un görüşünün aksine, kesinlikle doğrudur. Kur’an kıssalarında ve tarihsel olaylara ilişkin anlatımlarda hiçbir hata görülemez. Kur’an, Habil-Kabil olayını anlatırken bu olayın hak ve doğru olduğunu belirtir. Peygambere hadisenin aslını anlatma talimatı verir:

Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyla oku. (Maide 27)

Peygamber tarihsel ve ilmi meselelerde asla kendi bilgilerine dayanmamış ve kendi döneminin malumatını kullanmamıştır. Ayetlerin hak oluşu ve doğruluğu daima vurgulanmaktadır:

Biz bu Kur'an'ı hak olarak indirdik, O, bütün hakikatleri içinde toplayarak indi. (İsra 105)

Bunlar Allah'ın, sana gerçek olarak okuyageldiğimiz ayetleridir. (Al-i İmran 108)

Vahiy, irfani ilhamlar ve tecrübeler seviyesine indirilince risalet konusu da basit bir görev olarak telakki edileceğine göre; bu durumda Peygamberin Allah katındaki makamı ve onun Allah’la ilişkisi konusunda doğru bir tasvir ortaya çıkmayacağından; hal böyle olunca Kur’an da Peygamberin kendi zamanının insanlarının düzeyindeki bilgiden oluşmuş sayılacağına göre vahiy ve Kur’an’ın hatasızlığından nasıl sözedebileceğiz?

Hangi temellendirme

Suruş’un görüşü epistemolojik bakımdan önemli bir sorunla karşı karşıyadır. Çünkü temel soru şudur ki Suruş’un kendi iddiasını ispatlamak için öne sürdüğü deliller nelerdir? Kendisi başta geleneksel görüşü eleştirirken onun yerine yeni bir teori mi koymak istiyor?

Suruş, geleneksel görüşün zaaf ve müşkül noktalarının hangileri olduğunu düşünüyor? Bu konuda eleştirisi yoksa kendi görüşünü ispatlamak için gösterdiği dayanaklar nelerdir? Geleneksel görüşte kelamcılar ve filozoloflar vahyin kutsal olduğu, Peygamberin ona müdahalesinin bulunmadığı ve Kur’an-ı Kerim’in hatasızlığıyla ilgili dayanak ve delillerini göstermişlerdir.

Onlar, ilahi hikmete dayanarak ve insanlığın kurtuluşu için Allah tarafından hidayet gelmesinin lüzumuna istinaden, ilahi mesajın hatasız bir surette insanlara ulaşması gerektiğini ispat ederler. Böylelikle peygamberlerin gönderilmesindeki asıl maksatta tenakuz ortaya çıkmayacaktır. Peki vahyi nefislere ait bir şey kabul eden yeni görüş, hangi delil ve dayanakları gösteriyor?

Suruş vahyi sürekli olarak dinî veya irfanî tecrübe seviyesine indiriyor. “Nebevi Tecrübenin Açılımı” isimli kitabında birkaç iddia ortaya atıyor:

1. Vahiy, bir dinî tecrübedir.
2. Vahiy, Peygamber’in şahsına tabidir.
3. Vahiy veya nebevi tecrübe genişlemeye müsaittir.
4. Din, Peygamberin ruhsal ve sosyal tecrübesidir. (s. 19)

Suruş’un görüşüne yöneltilecek en önemli soru şudur: Dinî tecrübe ile kasdedilen nedir? Kendisinin bu konuda bir tarifi var mıdır? Acaba dinî tecrübe ile irfanî tecrübe arasında bir farklılık var mıdır?
Suruş, dinî tecrübeyi tarif etmek yerine onun göstergelerine işaret ediyor. Mesela melekleri görmek, gayp alemini müşahede etmek veya uykuda mesaj almak (Hz. İbrahim’in yaşadığı tecrübe olarak) gibi. Suruş, salih rüyaları dinî tecrübe mertebelerinin en aşağısı, “irfanî keşif, buluş ve zevkler”i ise onun en yüksek mertebesi kabul ediyor. (s. 7)

Peygamberin dinî tecrübesinin özelliği konusunda da, sadece şunu vurgular: “O, çok özel mecralardan, başkalarının ulaşamayacağı çok özel algılar elde eder.” (s. 3)

Suruş’un nebevi tecrübe hakkındaki bu tahlili, onun irfani tecrübelerden farkını göstermemektedir. Hele de Suruş’un, ariflerin de peygamberler gibi dinî tecrübelere ulaşabilecekleri vurgusuna bakılırsa.
Suruş, peygamberlerin tecrübesinin başkalarının dinî tecrübesinden en önemli farklılığının, peygamberlerin bu tecrübe ile karşılaştığında memuriyet hissetmesi olduğunu söylüyor.

“Peygamberlerin, diğer tecrübe erbabından farklılığı şudur ki, onlar, şahsi tecrübelerinin alanında ve sınırlarında kalmaz, bu tecrübeyle kendilerinden geçmez ve ömürlerini deruni zevk ve buluşların içinde geçirmezler. Aksine, bu tecrübenin meydana gelmesi ve hulûlü neticesinde yeni bir memuriyet hisseder, yepyeni bir insan olur ve bu yeni insan da yeni bir dünya ve yeni bir insan inşa etmeye koyulur.” (s. 4)
Memuriyet hissi, nebevî tecrübenin diğer tecrübelerden ayrılması için yeterli değildir. Zira bir arif de bir dizi irfani tecrübenin meydana gelmesiyle birlikte, kendi gücü oranında, insanları hidayete ulaştırmak için bunu vazife addedebilir.

Aslında Suruş, vahyin veya nebevi tecrübenin mahiyetini irfani tecrübelerle aynı seviyede görmektedir. Oysa irfani ilhamlar ve tecrübelerde hata ihtimali vardır. Ama vahiyde hiç hata yoktur.
      

İrfani tecrübelerin menşei en çok arifin nefsi olabilir. Ama vahyin menşei Allah’tır. İrfani tecrübelerin tezahürleri ve dışa vurumları hem sınırlıdır, hem de arifin müktesebatıyla uyumludur.

Ama vahyin getirdikleri geniş bir alana yayılmaktadır. İslam Peygamberi’nin (sav) önümüze serdikleri, hangi arifin aktardıklarıyla karşılaştırılabilir? Eğer vahyin mahiyeti irfani tecrübe ile birse neden peygamberler iddialarını ispat için mucizeye başvururlar? İnsanların hidayeti için bu kadar ısrar etmelerine ne lüzum vardır?
Fakat arifler, insanların hidayete ulaşmasını ne kadar çok isteseler de mucize göstermenin ardına düşmediler. Bu nasıl bir memuriyettir ki, bütün bu çabaları göstermeye sebep olmuştur. O kadar ki, peygamberler, haklılıklarını ispatlamak için savaşa bile girebildiler ve asla yenilgiye uğramadılar. Acaba bu, vahyin mahiyetinin irfani tecrübelerden çok farklı olmasından dolayı değil midir?

Suruş’un bir diğer iddiası da vahyin Peygamber’e tabi olduğudur: “Vahiy ona tabidir, o vahye değil.” (s. 13)

Tabii ki iddiaya göre Peygamber de ayetlerin inişi ve peygamberlik tecrübeleriyle zaman içinde olgunlaşmaktadır.

Buradan hareketle Suruş, dinin, Peygamberin ruhsal ve toplumsal tecrübelerinden kaynaklandığına inanmaktadır: “Din, Peygamberin ruhsal ve sosyal tecrübesidir. Bu nedenle ona tabidir.” (s. 19) Suruş’un, “Peygamberin toplumsal tecrübesi”nden kastı, o dönemin yaşanan olaylarından edinilmiş olan şeylerdir.
Suruş’a göre, “Peygamber daha uzun ömürlü olsaydı ve başına daha çok olay gelseydi doğal olarak karşılık verme ve yüzleşmeleri de o denli çok olacaktı. Bu, Kur’an’ın varolandan daha çok olabileceği anlamına gelir.” (s. 20)

Suruş, “nebevî tecrübenin açılıp genişlediği”ni kabul etmekle aslında dinin açılıp genişlediğini ispatlamanın peşindedir. Suruş açısından, Peygamberin olgunlaşmasıyla birlikte din de olgunlaşmakla kalmamaktadır; aynı zamanda, eğer Peygamberin ömrü daha uzun olsaydı, hem daha fazla tecrübe elde edecekti ve hem de Kur’an daha geniş olacaktı.

Vahiy, Peygamberin derunî tecrübeleri seviyesi indirildiği ve din de Peygamberin derunî ve toplumsal tecrübelerinin ürünü sayıldığında Peygamberin kendi hayatında kâmil bir din bulma beklentisi içinde olunmayacaktır.

Fakat vahyin geleneksel yorumuna dayanarak iddia edilebilir ki, Allah, gerekli bütün öğretileri Peygamberin hayatı boyunca ortaya koymuş; Peygamberin kendisinin ve tecrübelerinin de bunda hiçbir müdahalesi olmamıştır. Vahyin, dinî tecrübeler seviyesine indirilmesinin Suruş’a ayak bağı olacak sonuçları vardır.
Yukarıdaki noktaya ilave olarak, Suruş, vahye getirdiği yorumun mantıksal sonucunu da kabul ediyor: Peygamberden sonra da bu tecrübeler devam etmektedir. Suruş’un ifadesiyle, “Peygamber’in (sav) zevkine konuk olarak onun tadına varan, onun gölgesinde yol alan ve tarikat sofrasının sahibinin açtığı sofranın başına oturan arifler, dinî tecrübelerimizin zenginliğini çoğaltırlar.” (s. 25) Ama ariflerin bu tecrübeleri sadece onlar için yararlı değildir. Aksine, onların önemi, dini daha da olgun hale getirmelerindedir.
Burada Suruş, sadece vahiyle veya nebevî tecrübeyle yetinmememiz ve vahyin bizim için kâfi olduğunu savunmamamız gerektiğini söylüyor: “Mevlana, Gazali, Şebisteri ve Seyyid Âmuli’nin ve başka ariflerin irfanî ve bâtıni tecrübesinin önceki tecrübeler üzerine söyleyecek, gösterecek ve ilave edecek bir şeyi vardır. Eğer ‘Allah’ın kitabı yeter’ sözü doğru değilse, ‘Nebinin miracı ve tecrübesi yeter’ sözü de doğru değildir.” (s. 25)
Suruş’un bu ifadeleri, Peygamberin rolünün sadece vahyin muhtevasına suret giydirme olmadığına, aksine, Peygamberin aslında vahyin muhtevasında da rolü bulunduğuna ilişkin görüşüne bir başka delildir.

Mutezilenin sözünü tahrif

Kur’an’ın hâdis mi (yaratılmış), yoksa kadîm mi (yaratılmamış) olduğu bahsinde Eş’ariler ile Mutezile arasındaki münakaşa, Suruş’un anlayışına göre, onların Kur’an’ı beşeri ve hatalı bir ürün kabul ettiklerinin göstergesidir.

Suruş’un ifadesi şöyledir: “Kur’an’ın beşeri bir ürün olduğuna ve potansiyel olarak hata içerebileceğine inanç, Mutezile’nin itikadında Kur’an’ın yaratıldığının dolaylı olarak kabul edildiğine delildir.”

Eş’ariler ile Mutezile arasındaki tartışma gerçekte şuydu ki, Eş’ariler, Kur’an’ı kelâm-ı nefsî (sözün ta kendisi), zât-ı ilahi ile kâim (Allah’ın varlığı ile mevcut) ve bu nedenle de kadim ve ezeli bir şey sayıyorlardı. Ama Mutezile, kelâm-ı ilahiyi, Allah’ın fiillerine ait sıfatlardan ve dolayısıyla da hâdis (yaratılmış) kabul ediyorlardı.
Mutezile açısından Allah’ın sözü, insanın sözü gibi, sözlerin ve seslerin suretine benzer. Yani Allah, konuşurken, anlamlı sesler ve sözler ortaya koyar ve Peygamber o sözü kulaklarıyla işitir.
İşitilen bu sesler ve sözler ilahi kelâmın ta kendisidir. Fakat Eş’ariler, Allah’ın kelâmının ses ve söz cinsinden olmadığına, dolayısıyla da hâdis (yaratılmış) olmadığına inanırlar. Onlara göre ilahi kelâm, kadim sıfattır ve bu teorileri “kelâm-ı nefsi” kavramında görülebilir.

Eş’ariler ile Mutezile’nin ihtilafı, söz ve seslerin yaratılmış (hudûs) ve yaratılmamış (kıdem) olduğu etrafında değildi sadece. Bu nedenle bu iki kesimin arasını bulmak, Gazali gibi isimlere rağmen, mümkündür. Gazali’ye rağmen, kadim bir şey olan “kelâm-ı nefsi”, ses ve sözlerin ortaya çıkışına aykırı değildir.
Allah peygamberlerle konuştuğu sırada anlamlı ses ve sözleri kullanır. Yaratılan bu sesler ve sözler de ilahî, kadim (yaratılmamış) “kelâm-ı nefsi”yi açıklar. Mevlana da Eş’ariler ile Mutezile’nin arasını bulur.

Ben hak kelâmım ve Zât ile kâim / Cân-ı cânın kuvveti veya zekâların kuvveti
Güneş ışığı da üzerinize düşmüş / Lâkin güneşten ayrı düşmemiş

Eş’ariler ile Mutezile arasındaki meselelere bakınca, nasıl olup da Mutezile’nin Kur’an’ın yaratılmış olduğu teorisine dayanarak Kur’an’ın hata içerebileceği fikrine varılabilir? Hangi kaynak ve delilde böyle bir mesele geçiyor? Esas itibariyle, Kur’an’ın potansiyel olarak hata içerebileceği sözünün anlamı nedir? Elimizde bulunan yazılı metinde ya hata vardır, ya da yoktur. Bu durumda potansiyel hata nasıl bir şeydir?

Acaba bir fırka veya kişi kendi sorununu ve görüşünü nispet edebilir mi; üstelik de “ima yoluyla geçtiği”ne dayanarak?

Mevlana’yı yanlış anlamak

Suruş, Peygamberin Kur’an’a etkide bulunduğu, Kur’an’ın beşeri olduğu ve hata içerebileceği iddiasını ispatlamak için Mevlana’ya başvurmaktadır. Şöyle der:

“Ortaçağların düşünürleri esas itibariyle bu görüşleri açık ve derli toplu dile getirmediler elbette. Bunları dağınık biçimde ve örtülü olarak söylemesi tercih ettiler. Onlar, bu düşünceleri hazmetme kapasiteleri bulunmayan halkın kafasını karıştırmak ve karmaşa yaratmak istemiyorlardı. Mesela Mevlana bir yerde der ki, Kur’an, Peygamber’in zihin aynalarıdır. Mevlana’nın sözünün özünde gizli olan şudur ki, Peygamber’in şahsı, onun halleri, iyi ve kötü vakitleri, bütün bunlar Kur’an’a yansımıştır.”

Mesnevi’de vahiy meselesine yapılan kısa değini, yukarıdaki sözleri eleştirmek için yeterli değildir. Mevlana, vahiy bahsinde pek çok konuyu ele almıştır. Bu değiniler ise Suruş’un sözlerini teyit etmemekle kalmaz, kimileri açıkça onun düşüncelerine karşıdır. Mevlana, vahyi havassın sahasından ve hatta insanların cüz’i aklından üstün görür. Yani vahyin mahiyetini, gizemli bir şuur ve beşerin ulaşabileceğinin ötesinde bir şey sayar.

Vahyi kabul eden ruh akıldan da gizlidir / Çünkü o gayptır, onun sırrıdır
Mevlana, peygamberlerin ruhunu bile başka bir kategoride sayar:
Peygamberler ruh cinsindendir ve melek / Meleği felekten cezbetmediler mi?
***
Peygamberleri ‘illiyyîn’ (yüceler yücesi-çev.) cinsinden bilmeli / Can ve gönül illiyyîn’e doğru yöneldiler
Mevlana, vahyin kaynağını Allah; Peygamberi ise ilahi kelamı alan kişi olarak takdim eder. Ona göre vahiy, uluhiyetin semasından inmiştir:
Şu halde bil ki gökten inen mübarek su / Gönüllere vahiy olsun, dillere de doğruluk
***
Peygamber dedi ki, Allah’ın sesi / Kulağıma ulaşıyor diğer sesler gibi
Hak kulaklarınızı mühürledi de / Allah’ın sesini duymuyorsunuz
İşte apaçık kulağıma Allah’ın sesi gelip duruyor / Âdeta tortuyu saftan süzmekteyim
Mevlana açısından Peygamberin sözü, ilahi kelamdır. Sözü söyleyen, Allah’ın peygamberleridir:
Mutlak o ses, Padişahtan geliyor / Abdullah’ın boğazından çıksa bile
Ona dedi ki: Ben senin dilin ve gözün / Ben hislerin, rıza ve hışmınım
Mevlana, Kur’an’ın Allah’ın kelâmı değil, Peygamber kelâmı olduğunu iddia eden kişiyi kâfir kabul etmektedir:
Kur’an Peygamberin dudağından dökülse de / Kim ki der Hak söylemedi, o kâfirdir
***
Bize o kulluğu o buyurdu / Bu söz söylememiz, kendiliğimizden değil ki

Mevlana, peygamberlerin ilahî ‘velayet-i küllî’sine ve onların Allah’a yakınlıklarına inanmasına rağmen, hatta peygamberlerin Allah’la nur birleşmesinden (hulül, içiçe geçme değil) sözetmesine karşın vahyi Allah katından kabul etmektedir.

Beni gördün ya, bil ki Allah’ı gördün / Doğruluk Kâbe’sinin çevresinde dönmüş oldun
Bana hizmet, Allah’a itaat ve hamddir / Sakın Hakkı benden ayrı sanma
Gözünü iyi aç da bana öyle bak / Ki beşerde Allah nurunu göresin

Mevlana, insanın Allah’la ilişkisi bahsinde ve farzlarla yakınlaşma (kurb-i ferâiz) ve nafilelerle yakınlaşma (kurb-i nevâfil) hadisinin tefsirinde kalem ve kalem sahibi temsilini kullanır. Yani kalem nasıl sahibinin elindeyse, kul da Hak Teala’nın tasarrufunda öyledir.

Dünyanın hallerinden gizli, gündüz ve gece / Rabbin tasarrufunda kalem gibi
O pençe harflerde görünmez / fiil zanneder kalemin hareketinden

Eğer Peygamberi de vahyin nüzulü sırasında kalem gibi Hakkın tasarrufunda bilir de onun kelâmının ilahi kelâm olduğunu iddia edersek artık Peygamberin şahsı ve bilgisi için ayetlerin inişinde bir rol düşünemeyiz.
Mevlana’nın fikrine göre arifler eğer vahye ‘gönlün vahyi’ demişlerse bunun nedeni, avamın anlayışının sınırlılığı ve cahillerin taarruzundan korunmuş kalması bakımındandır.

Avamdan gizlemek için, beyan ederken / Gönül vahyi dedi ona sufiler
Gönül vahyi de farzetsen O’nun nazargâhıdır / Gönül O’ndan haberdar olduktan sonra nasıl hata eder?

Mevlana, Kur’an’ın her türlü hata ve tahriften korunmuş olduğunu açıkça belirtir:

Hak Tealanın lütfu Mustafa’ya vaatte bulundu / Sen ölsen bile bu din ölmez
Kitabını ve mucizeni yükseltecek olan benim / Kur’an’dan eksiltme ve çoğaltmaya ben mani olurum
Seni iki cihanda ben korurum / Sözüne ta’n edenleri defederim
Hiçkimse onu çoğaltmaya ve azaltmaya güç yetiremez / Sen benden başka koruyucu arama

Mevlana’nın inancına göe Kur’an üzerinde düşünmek, insanın peygamberlerin şahsiyet ve hallerini tanımasını sağlar. Çünkü Kur’an, onların manevi hallerinin bilgisini veren ve bunu tavsiye eden bir kitaptır:

Hakk’ın Kur’an’ına kaçarsan / Peygamberlerin ruhlarına karışırsın
Kur’an’da peygamberlerin halleri var / Kibriya’nın temiz denizinin balıklarının

Hangi felsefi kaynak?

Suruş, yanlışlık yaparak Mutezile’nin Kur’an’ın yaratılmış olduğu bahsindeki görüşünden Kur’an’ın hata içerebileceğine dair sonuç çıkardıktan sonra çağdaş din alimlerinin görüşünü eleştirmeye koyuluyor.
Suruş’un eleştirisinin esası şudur ki, öncelikle onların vahiy ve nübüvvet kavrayışı muhafazakârdır. İkinci olarak bu kavrayış iktidarlarını korumak içindir:

“Bugün görüyorsunuz ki, Sünni reformistler Şiilerin tavrına yakınlaşıyor ve Kur’an’ın yaratılmış olduğunu kabul ediyorlar. Ama İran’daki dinadamları, dinî anlayışın önünde yeni ufuklar açmak için Şii geleneğin felsefe kaynaklarından yararlanmayı reddediyorlar. Onlar, güçlerini, dini muhafazakarca anlama temelinde güçlendirmenin peşindeler. Peygamberlik gibi meseleler hakkında tartışma kapısını açmakla her şeylerini kaybedeceklerinden korkuyorlar.”

Suruş bazen, hiçbir kaynak ve dayanak göstermeksizin meseleleri belirsiz kişilere nispet ediyor. Bu cümleden olarak yukarıdaki ifadelerde geçen, din anlayışında yeni ufuklar açmak için Şii geleneğinin felsefe kaynaklarından yararlanmayı kimin reddettiği belli değildir.

Esasında Şii geleneğin felsefe kaynakları nelerdir? Eğer maksat, Şii filozoflarının eserleriyse onların hepsinin görüşü, Suruş’un yaklaşımına muhaliftir. Hangi Şii filozof ve Şii geleneğinin hangi felsefe kaynakları vahiy ve Kur’an’ın hatalı olabileceğinden sözediyor?

Bunların hangisi Peygamberi Kur’an’ın üreticisi kabul ediyor? Hangisi vahyin Allah’la ilişkisini kesmiştir? Vahyin, kaynağı belli olmayan ilhamlardan ibaret olduğunu kim iddia etmiştir? Vahyin içerik ve lafızlarının birbirinden ayrı olduğunu ve Peygamberin onun içeriğine suret giydirdiğini kim iddia etmiştir?

Hangi Şii filozof, Peygamberin şahsının ve bilgisinin -ki cahiliye çağının avam insanları kadardır- Kur’an’ı üretmede rolü bulunduğunu öne sürmüştür? Şii felsefi kaynaklarının hangisinde ayetler hatalı ve hatasız diye ikiye ayrılmıştır?

Farabi’den Molla Sadra, Allame Tabatabai ve diğerlerine kadar İslam filozofları peygamberlerin gönderilmesinin zaruretinden ve peygamberlerin vahyi nasıl aldıklarından bahsetmişlerdir. Hepsi de vahyin menşeini Allah kabul etmişler ve hiçbiri vahiy ve Kur’an’ı hatalı görmemişlerdir.
Acaba Suruş’un görüşünü kabul etmeyenlerin görüşünü mutlaka muhafazakâr mı saymak gerekir ve onları, güçlerini korumaya çalışmakla suçlamak mı lazımdır?

Sonuçlar

Suruş’un “nebevî tecrübe” bahsindeki gayreti, “Kur’an’la ilgili beşeri telakki”yi göstermektir. Suruş’a göre bu işin sonucu, Kur’an’ın zâtî (özüne ilişkin) ve arazî (özüne ait olmayan) şeklinde iki kısmı kapsadığını bilerek, onun zâtî olanlarını kabul edip arazî olanlarını bir kenara bırakmaktır. Dinin bir bölümünü kaldırmak ve onu seyreltmek Suruş’un asli projesidir.

Suruş, söyleşisinde şöyle diyor:

“Kur’an’ın beşeri olduğu yönündeki telakki, Kur’an’ın zâti ve ârızi yönleri arasında fark bulunduğunu görmeyi kolaylaştırabilir. Dinin bazı yönleri tarihsel ve kültürel olarak şekillenmiştir ve bugün artık konu olmaları mevzubahis değildir. Buna misal olarak, Kur’an’da öngörülen bedensel cezaları gösterebiliriz. Eğer Peygamber başka bir kültür çevresinde yaşıyor olsaydı bu cezalar muhtemelen onun mesajının bir parçası olmayacaktı.”

Bu makalede Suruş’un dinin zâtî ve arazî yönü ve buna ilişkin sorunlar üzerine görüşü konumuz değildir. Burada tartışma, Suruş’un vahiy ve nübüvvet bahsindeki nazariyesinin yolaçtığı sonuçların, onun tasavvur ettiğinin de ötesinde olduğudur.

Bu görüş, dinin temellerini sorgulamaya sebep olacaktır. Vahyin irfanî tecrübelere indirgenmesi, vahyin masumiyetinin reddedilmesi ve Kur’an’ın harimine hata ihtimalinin sokulmasına izin verilmesi, ilahi bir din olarak İslam’ın imhası ile sonuçlanacaktır.
Metinde (Kur’an) hatanın kaçınılmaz sonucu, dinin temelinde hata bulunması demektir ve dinin hatalı olması ise ilahi hikmet ve hidayetin ortadan kalkması manasına gelir. Bu tür görüşlerin ortaya atılmasının neticesi, İslam’ın Budizm gibi ilahi olmayan dinlerden biri şeklinde görülmesi olacaktır.

Bu durumda Peygamber de, Kur’an adında bir eser kaleme almış ama kendi metnine yönelik taarruzlara karşı koymamış bir arif yazar seviyesinde telakki edilecektir.

Peygamberin vahyin içeriğine ya da en azından onun suret bulmasına müdahalede bulunduğunu kabul ettiğimizde Kur’an ile Peygamberden aktarılan diğer sözleri, yani nebevî hadisleri birbirinden nasıl ayıracağız? Eğer Kur’an’ın nebevî tecrübelerle ilişkisi bulunduğu, ama Peygamberin diğer konularının böyle olmadığı söylenirse buna cevabımız şudur ki bu ayrımın delili nedir?

Hangi dayanakla Peygamberin hallerini birbirinden ayırabiliriz ve bunların kimisini irfanî tecrübeler olarak, diğer bir kısmını da gündelik işler olarak niteleyebiliriz?

Suruş’un vahiy yorumu ve Kur’an’ın bazı kısımlarının hatalı olabileceği görüşü, dindarların, Kur’an’ın hatasız bölümlerine de, yani Suruş’un hatasız kabul ettiği Allah’ın sıfatları, ibadetler, ahiret hayatı kısımlarına da güven duymaması sonucunu getirecektir.

Suruş’un görüşlerinin temel neticesi şudur: İslam, kişilerin deruni gelişmesini sağlayacak sadece ibadete ilişkin öğretiler ve ibadetler bütünü olan Şintoizm gibi manevi bir din olarak telakki edilmelidir.

Gedikler

Suruş’un Michel Hoebink’le söyleşisi yayınlandıktan sonra Kargozârân gazetesindeki röportajında (11 Şubat 2008) görüşlerindeki kapalı noktaları bertaraf etmeye gayret gösterdi. Bunun nedeni, birtakım kişilerin, Kur’an’ın Allah katından indirildiğini inkar ettiğini ve onu Muhammed’in (sav) beşeri kelamı saydığını düşünmesinin önüne geçmekti. Bu söyleşiyle ilgili olarak ve yaptığı izahların “nebevî tecrübe” nazariyesinin aslındaki müşkülleri giderip gidermediği konusunda birkaç noktayı hatırlatmak isterim.

1. Suruş, verdiği söyleşiyi inkar etmemiş ve sadece, Kur’an’ın Muhammed’in (sav) beşeri kelamı olduğunu savunduğu iddiasını reddetmiştir. İlkin, tahrif edilen cümleleri nakledip doğrusunu zikretmektedir. Özellikle de, metinde “üretim” olarak tercüme edilmiş kelimeye ilişkin kendi yorumunun ne olduğunu ortaya koymaktadır. Tıpkı “Peygamberin Kur’an’ın üretiminde eksen rolü olmuştur” cümlesi gibi.

2. “Nebevî Tecrübenin Açılımı” kitabı gözönünde bulundurulduğunda aslında söyleşinin, kitabı netliğe kavuşturduğu ve eserdeki kapalı noktaları ortadan kaldırdığı söylenebilir. Aynı zamanda, Suruş’un yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için verdiği yeni söyleşide de üzerinde durulması gereken birkaç nokta var.

3. Peygamber ilahi renk ve vasıf taşıdığı söylendiğinde bunun anlamı, “Ne söylüyorsa hem onun insani kelamıydı, hem de Allah’ın vahiy kelamı. Bu ikisi birbirinden ayrılmazdı” değildir. İnsanın ilahi iradeye aykırı bir söz söylemeyeceği veya sözlerinin Allah’ın rızasına uygun olacağı bir makama ulaşması, bir insanın kelamının Allah’ın kelamı olmasından ayrı bir konudur. Bazı insanlar kemal sürecinde öyle bir noktaya varırlar ki “kurb-i ferâiz ve kurb-i nevâfil” hadisinde geçtiği gibi, kulak ve gözleri ilahi kulak ve göz olabilir. Ama bu, onlara vahiy geldiği ya da açıkladıkları şeyin vahiy olduğu manasına gelmez. Buradan hareketle diyebiliriz ki, Peygamberin bütün sözleri vahiy değildi. O sözleri doğru kabul etmemizin nedeni, Peygamberi masum bilmemizdendir. Çünkü bu, vahiy ve peygamberliğin gerek şartıdır. Peygamberin ismet makamı, onun bütün konuşmalarının başkaları için delil olmasını icap ettirir. Oysa hiçbir kâmil arifin sözü başkaları için delil değildir.

4. Suruş, Cebrail’in Miraç sırasında “Peygamberle birlikte devam etmekten geri durduğu ve kanatlarının yanmasından korktuğu” meselesinden, Cebrail’in Peygambere tabi olduğu sonucunu çıkarıyor. Halbuki Miraç hadisi kemal mertebelerinden sözetmektedir. Nitekim Peygamberin mertebesi Cebrail’den üstündür ve bunun vahiyle bir ilgisi yoktur. Öyleyse buradan Cebrail’in vahyi ulaştırmada Peygambere tabi olduğu neticesini çıkaramayız. Vahyin ulaştırılmasında Cebrail sadece vasıtadır ve bu nedenle de Peygamber, Cebrail’in onun kalbine indirdiği şeye tabidir. Yoksa bu makamda Cebrail Peygambere tabi değildir. Buna ek olarak, vahyin bir bölümünde Cebrail bile vasıta değildir ve bu makamda da Peygamber vahye tabidir, vahiy ona değil.

5. Suruş diyor ki, “Kur’an, Muhammed’in (sav), Allah’ın izniyle meyve veren ‘şecere-i tayyibe’sinin (“güzel ağaç”, İbrahim 24-çev.) meyvesidir.” Tartışma, esas itibariyle vahyin Peygamberin şahsına tabi olmadığı üzerinedir. Vahyin nüzulü için Peygamberin şahsının, vahyi alabilecek kapasitede olması bakımından kemalin yüksek mertebelerinde bulunması gerekiyorsa da bu, vahyi Peygambere tabi görmemizden ayrı bir şeydir. Peygamberin hakta fenâ olduğu makamdan ve onun ilahi ‘velayet-i külliye’sinden sözeden arifler bile asla vahyin Peygambere tabi olduğunu iddia etmemişlerdir. Gerçekte mesele şudur: Peygamberin şahsı, sadece vahyin inişinde zarf rolü oynamıştır. Yoksa vahyin aslına müdahalesi sözkonusu değildir.  Suruş’un ifadesi açıkça Peygamberin şahsını zarf olarak değil, mazrufun ta kendisi sıfatıyla anıyor; özellikle de ilahi kelama suret giydirmede.

6. İlahi velayet-i külliyenin gereği, evliyaullahın Allah’a yakınlığı ve Allah’la ittihad tecrübesi vahiyden başka bir şeydir. Suruş, kendi ifadelerindeki kapalılığı gidermek için şöyle diyor: “Allah’ın velileri Allah’a öyle yakındırlar ve onda fânidirler ki kelamları aynı Allah’ın kelamıdır; emir ve nehiyleri, sevgi ve buğzları aynı ilahi emir ve nehiy, sevgi ve buğzdur.” Suruş’un bu irfani tahlili karşısında acaba ariflerin ve insan-ı kâmillerin sözlerini vahiy telakki edebilir miyiz? Burada bahsedilen ittihad ve fenânın anlamı nedir? Acaba Suruş, ariflerin kasdettiği şeyin, ‘Allah’ta fenâ olmak’ dışında bir şey olduğunu mu söylüyor? yani Peygamberin varlığı ilahi boya ile boyanmamış mıydı? Peygamberin ilahi velayet-i külliye makamında bulunduğunu kabul etmek başka şeydir, onun kendi beşeri bilgisiyle ayetlerin inişine müdahalede bulunduğu iddiası başka şeydir; bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir. Hiçbir arif de böyle bir şey yapmamıştır. Bu nedenle hiçbiri, insan genetiğiyle ve tarihsel olaylarla ilgili ayetlerin Peygamberin kendi zamanının bilgisiyle mütenasip olduğunu söylememiştir.

7. Suruş, Allah ile kendisi arasında bir vasıta bulunmamasını isteyen edebiyata dayanıyor.

Hakkın lütfundan arada bir vasıta olmasın isterim / Çünkü kavmin helaki oldu bu rabıta
Sütanne istemem, anne daha hoştur / Musayım ben, sütannem annemdir

Acaba Mevlana’nın sözünden çıkan mana, vahyin Peygamberin tecrübeleri olduğu mudur ya da onun şahsı ve bilgisinin ayetlere müdahalede bulunduğu mudur? Acaba Mevlana’nın bu sözlerini onun Eş’ariliğine hamletmek gerekmez mi? Çünkü Suruş, muhaliflerini eleştirirken şöyle diyor: “Bu eski Eş’ariliğe yeni bir kutsallık giysisi giydirmeyelim. Kurala uygun söz söyleyelim.”

Hulasa, Suruş’un vahiy nazariyesi ve yolaçtığı sonuçlardaki gedikler o kadar çoktur ki, Peygamberin sırf ilahi velayet-i külliye makamıyla izale edilecek gibi değildir.
19.01.2012

5 Kasım 2011 Cumartesi




Sitelerden 'farklı Müslüman' çıkacak! 


Mustafa Özel Röportajı/Yenişafak;17.10.2011


Zengin dindarların içinde camisi de olan sitelerde oturarak Müslümanlarla irtibatlarını kesmiş olacaklarını söyleyen Ekonomist yazar Mustafa Özel çok çarpıcı tespitler yaptı.
İstanbul Şehir Üniversitesi İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Mustafa Özel iktisadı salt finansal bir olgu olarak algılamayıp toplumsal ve felsefi yönleriyle bütüncül olarak ele alan bir bilim adamı. Öyle ki iktisadi düşünce tartışmalarını cennetten başlattığını söylüyor. Bilim Sanat Vakfı'nın başkanlığını, Türkiye Milli Kültür Vakfı'nın başkan yardımcılığını yürüten Özel aynı zamanda MÜSİAD ve İHH yüksek istişare kurulu üyesi. Bizse onu daha çok köşe yazıları ile tanıdık. Bilim Sanat Vakfı'ndaki odasında görüştüğümüz Mustafa Özel'in günümüzde giderek artan "site"ler konusunda endişeleri vardı. Bu konu üzerinde özellikle durdu. Kendisini soyutlayan dindarların sitelerde yetişecek çocuklarının diğer insanların dertlerine karşı duyarlı olamayacağını ifade ediyor Özel.
İktidarla birlikte dindar kesimin zenginleştiği söylenir. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?
Türkiye'nin genelinde dindarlar hem siyasi hem iktisadi hem de kültürel imkanlardan önemli ölçüde uzaklaştırılmışlardı. Bunun sınırları olacak elbette. Günün birinde bu insanlar gasp edilmiş "haklarını" geri alacaklardı. Bu süreç, bu iktidarla başlamış bir şey değil. Zaman zaman kesintiye uğrasa da son 50-60 yılın hikayesi budur. Son on yılda Türkiye'ye siyasi istikrar geldi. Siyasi istikrar ekonominin olmazsa olmazıdır. İradesi olan bir hükümet olmadan ekonomik gelişme olmaz. Şimdi bu meydana geliyor. Benim kanaatime göre dindar olanlar bundan yüzde 50 faydalanıyorsa, dindar olmayanlar yüzde 150 faydalanmışlardır. Büyük sermaye gruplarının 10 yıl önceki sermayelerine, iş hacimlerine bakın, bir de şimdiki duruma bakın aradaki farkı görürsünüz.
Dindarların ekstradan bir kazanımları olmadı yani?
Bu ülkedeki dindar girişimcilerin büyük kısmı KOBİ bile diyemeyeceğimiz çok küçük işletmelerin sahipleridir. Bunlar yerlerinde saymışlardır. Küçük esnafla büyük kapitalist arasındaki bölgede dindarların yoğunlaştığını görüyoruz. Son on yılda daha çağdaş gelişmelere "ayak uydurabilen" kısmı biraz daha fazla öne çıkmıştır. Dolayısıyla son on yıldaki siyasi gelişmeler, evet, bazı dindar girişimcilere yaramıştır. Fakat dindarların hepsine de yaramamış, ayrıca "dindar olmayan" büyük sermayeye daha fazla yaramıştır.
ADAM ZENGİN OLUR MU?
Bizim süregelen bir tartışmamız var. Müslüman zengin olabilir mi, olmalı mı?
Yıllar önce "Adam zengin olur mu?" diye bir yazı yazmıştım. Daha sonra bir MÜSİAD başkanının etrafında meydana gelen tartışmalar sonunda "Zengin adam olur mu?" diye bir yazı yazdım. Bu yazıların özü şu: Müslüman tabii ki zengin olabilir. Müslümanın ille de yoksul olması gibi bir ilke söz konusu değil. Peygamber Efendimiz'in arkadaşları arasında da çok sayıda ve önemli miktarda zenginler oldu. Önemli olan zenginliğin şükrünü eda edebilmektir ve zenginliğin Müslümanı diğer Müslümanların ve insanlığın dertlerinden soyutlamamasıdır. İnsanlar zenginleşirken aynı zamanda başka insanların dertleriyle dertlenebiliyorlarsa, zenginleşmelerinin şükrünü eda ediyorlar demektir. Dolayısıyla insanların ancak yoksul olma şartıyla Müslüman olabileceklerini söylememiz söz konusu değil. Fakat Türkiye'de gelecekte Müslümanları İslami hassasiyetleri açısından sıkıntıya sokabilecek gelişmeler oluyor.
Mesela?
İslami siteler mesela. Bunu çok ciddiye almak lazım. Benim de birçok arkadaşım sitede oturuyor. Ben de iyice yaşlandım, belki yeterli param olsa gidip bir sitede oturacağım! Biz köy veya mahallelerde yaşadık, Müslüman halkla beraber, zengin fakir aynı camiye gittik, aynı sahada top oynadık. Sitede de yaşasak, artık etkilenmeyebiliriz. Fakat ya küçük çocuklarımız, ya bebekler? Onlar hayatları boyunca yoksullardan uzak, onlardan korkan, boyuna güvenlik arayan paranoyaklara dönmeyecekler mi? Yoksulların çocuklarıyla aynı mahallede büyüyüp aynı okulda okumadıkları için onların dertleriyle dertlenmeyeceklerdir. Bu özel sitelerde yaşayan Müslümanların çocukları "farklı Müslümanlar" olacaktır. Bugün kapitalizmin merkez ülkelerinde durum budur. Demokrasi fiiliyatta toplumun onda birinin servet ve gelirin onda dokuzuna el koyduğu, onda dokuzun bu onda bire "zarar veremediği" marazi bir yapının siyasi sigortasıdır!
Olması gereken ne peki?
"İslami siteler"in ortaya çıkaracağı İslami problemi ciddiye alalım. İnsanlar zengin yoksul beraber yaşamalı. Cami Müslümanları cem etmeli. Bir mahallede yaşıyorsunuz o mahallede 5 tane yoksul, 15 tane orta halli, 3 tane de zengin var diyelim. Zenginin daha iyi arabası olabilir, evini daha güzel yaptırabilir. Ama bir şehirdeki zenginler, diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi, kendilerini bir anda orta hallilerden ve özellikle de yoksullardan sıyırıp daha güvenlikli ve daha konforlu yaşamak için, içinde camisi de olan siteler kurdular mı diğer Müslümanlarla irtibatlarını kesmiş olurlar. Hiç olmazsa siteleri camisiz yapalım, namaz vakitlerinde olsun ahaliyle buluşma imkanı yok olmasın!
TASARLANMIŞ DİLLE KONUŞUYORUZ
Böylesine "kırılmış bir dünyada" insanoğlu umutsuzluğun ve nihilizmin kucağına düşer diyorsunuz. Bugün nasıl bir dünyada, nasıl bir ruh hali içinde yaşıyoruz?
Doğal ile ilişkisi mutlak anlamda kesilmiş olmasa bile azalmış, azaltılmış insan. Doğal insan kendi hamuruyla yani "toprak"la haşır neşirdir. Diğer insanlarla gerçek anlamda konuşabilir. Şimdi biz konuşmuyor muyuz diyebilirsiniz. Modern insanlar birbirleriyle başka dolayımlardan geçerek konuşurlar.
Ne gibi dolayımlar?
"Papalagi" diye bir kitap var. 1920'lerde bir Alman antropolog tarafından yazılmış. Bir yerli yıllarca vahşi kabile içinde yaşadıktan sonra modern dünyaya gelse, Paris gibi, Londra ve Berlin gibi şehirlerde bir müddet yaşadıktan sonra kabilesine dönünce ne anlatacak? Aşağı yukarı şöyle şeyler: Biz iki yerli karşılaştığımızda yolda gördüğümüz sayısız değişik bitkilerden, hayvanlardan bahsederiz. Halbuki beyaz adamlar karşılaşmadan önce her sabah, harf denilen şeylerle dolu, gazete adını verdikleri bir kağıt tomarını kafalarına doldururlar. Birbirleriyle karşılaştıklarında hep o gazetelerden kafalarına dökülmüş lafları konuşurlar. Kimse farklı bir gerçekten söz etmez!
Konuştukları kendi cümleleri değil aslında o zaman?
Kendi sorunları değil, kendi cümleleri değil, kendi söylemleri değil. Tıpkı tasarlanmış kıtlık olayı gibi medya üzerinden adeta tasarlanmış bir dille konuşuyorlar. Konuşup anlaştıklarını zannediyorlar ama muazzam derecede bir anlaşmazlık, birbirini anlayamama ve birbirinden uzaklaşma içindeler. Neden Batı'da "bu kadar insan" yalnızlık çekiyor? Yahut orada insan "bu kadar yalnızlık" çekiyor? Neden bu kadar çok sayıda boşanma gerçekleşiyor? Eğer bunlar anlaşabilen insanlar olsalardı bu söylediğim şeyler had safhada olmazdı.
MODERN İNSAN AKINTIYA KAPILMIŞ
Siz gazete okumayı o yüzden mi bıraktınız?
Gazete okumuyor, televizyon izlemiyorum (Barcelona maçları hariç!).Televizyonda birkaç yıl program yaptım, gazetede de 15 yıldan fazla yazdım. Öyle bir noktaya geldim ki kendimi bir anaforun içinde hissetmeye başladım. Köklü bir kopuş olmazsa kendime gelemeyeceğimi hissettim. Koptuğum andan itibaren ayda ortalama 5-6 ciddi roman okuyorum. Her zaman gündemimde 3-4 ciddi sosyal bilim kitabı oluyor. Kendimi o aşırı akan ve muhakeme yürütmekten ziyade tepki vermeye müsait ortamdan sıyırmaya çalıştım. Modern insan akıntıya kapılmış insandır. Muhakeme yürütmüyoruz, tepki veriyoruz. Akışın bir parçası haline geliyoruz. Bu anafor içinde insanların gerçek şahsiyet sahibi olmaları çok zordur. Fikrimiz yok ki. Bir takım fikirlerin adamı haline geliyoruz.
Modern dünyanın 360 kadar putu var
Sitelerde oturmaktan markalı ürünler kullanmaya kadar her konuda bir eleştiri yapıldı mı genelde şöyle cevap veriliyor: "Müslümanlar iyi şeylere layık değil mi?" Ne dersiniz?
İyi şeylerden ne kastedildiği önemlidir. Ferah bir ev, güvenli bir araba veya rahat bir giysi elbette arzu eden her insanın hakkıdır. Fakat bugün dünyada, tıpkı cahiliye devrinin Kâbe'sindeki putlar gibi, 360 dolayında marka vardır ki, insanları yüksek bir bedel karşılığında bir şebekeye, bir locaya dahil edip diğer insanlardan ayırmaktadır. İnsanlar bir araba, ayakkabı veya eşarp sahibi olmanın değil; bir locaya "yükselmenin" bedeli olarak ciddi fiyat farkları ödüyor. Kabe'deki putlar kozmik alemin varlık sebebi sayılan Yaratıcı Güç ile insanlar arasındaki aracılardı. Günümüzün markaları da sosyal alemin varlık sebebi sayılan Tasarımcı Güç ile kalabalıklardan kopmak isteyen hırslı insanlar arasındaki aracılar. Marka düşkünlüğü ile "site yurttaşlığı" böylece birbirini tamamlıyor.
Marka ürünler sakıncalı mı sizce?
Her ürün ismi bu anlamda marka değildir. Markaların önemli bir kısmı birer imzadır aslında. Totem olan, put olan az sayıda marka vardır. Mesela sucuk, pastırma imal ediyorsunuz; en sağlıklı şekilde insanlara et ürünleri sunuyorsunuz. Tüketici yıllarca sizi denemiş ve ürününüze güveniyor. Bu anlamda marka bir nevi imzadır ve ortada sorun yoktur. Sorun, kendisine sahip olmadığınız zaman "adam olamayacağınız" duygusunu veren ürünlerdedir. Son zamanlardaki bir araba reklamını hatırlayın: "Siz onu satın alırsınız, o size sahip olur!" Evet, aynen böyle. Bu arabanın Lat ve Uzza gibi ilahlardan ne farkı var?
Peki çıkış yolu var mı?
Sadece akla dayalı tasarımlar (adına Sosyalizm değil İslam Ekonomisi, İslam Devleti veya İslam Toplumu desek bile) insanoğlunu burada, aşağılarda, cennetin uzağında bırakır. Cahiliyye Mekke'sinden Münevver Medine'ye geçişin anahtarı kalbimizdedir. Medine Pazarı'nın kuruluşunu inceler ve Efendimizin Veda Hutbesi'ne kulak verirsek, bir çıkış yolu bulabiliriz.
İcat edilmiş bir kıtlık içinde yaşıyoruz
İktisada sadece bankacılık-finans ve borsa olarak bakılıyor. Sizse daha bütüncül bakıyorsunuz. Toplumsal olanla bağlarını inceliyorsunuz. Bu bakış açısına nasıl kavuştunuz?
Soyutlama yapmadan bir bilgi dalını geliştiremezsiniz, fakat soyutlama yaptığınızın farkına varmazsanız, sudaki hayaline aşık Yunanlı gibi geliştirdiğiniz teoriye perestiş edersiniz, onu putlaştırırsınız. İktisat temelde fiyat oluşumu ile ilgilenir, bu sürecin ana belirleyicisi de nedrettir (kıt'lık, enderlik). Kıt olan şeyler değerli olur ve kıtlık insanların gündemine girdiği andan itibaren iktisadi düşünceye alan açılmış olur. Ben iktisadi düşünce tartışmalarını hep cennetten başlatırım. Cennette her şey boldu. Kıt olan sadece bir ağaçtı. O ağaca yaklaştıkları için ana babamız ilahi talimata uymayıp iktisadi paradigma ile yaşamaya hüküm giydiler. Dünyada yaşamak iktisadi bir paradigma içinde yaşamaya mahkum olmak demektir.
Yani bir nevi kıtlık içinde yaşamak
Evet kıtlık içinde yaşamak. Her şey zor, özellikle kadınlar için. Kitab-ı Mukaddes'e göre yasak meyveyi Adem değil Havva tattı, erkek sadece yol arkadaşını yalnız bırakmamak için kadına uydu. Dolayısıyla dünya hayatında, doğum sancısı dahil, kadının hayatı daha zorlu geçecek! Hülasa dünya öyle bir yer ki, sancılı insanın maddi varlığını sürdürmesi için sürekli kıt olan şeyleri bulup getirmesi ve böylelikle ayakta kalması lazım. Kapitalizm, doğal kıtlığa yapay bir boyut ilave etti. Modern dediğimiz, bizim de içinde olduğumuz insanlar katmerli bir kıtlık içinde yaşıyor. Bu üretilmiş, icat edilmiş bir kıtlıktır. Renkli televizyon kıtlığı çekiyordu gençlik yıllarımdaki insanlar, sonra plazma kıtlığı, LCD kıtlığı, şimdi LED kıtlığı çekiyor. Kıtlığı çekilen on şeyden dokuzuna hakikatte "ihtiyacımız yok.
Yemeğe yetişemem diye ortaokula gitmek istemiyordum
Okuma serüveniniz çok erken başlamış...
Taşlıçay'ın bir köyünde doğdum, dört yaşına kadar ilçede yaşadım. Ben daha dört yaşındayken komşumuz Mevlüt öğretmen bana alfabeyi belletmişti. İlkokula giderim, fakat ortaya gitmem diyordum. Sebep? İlkokul evimize çok yakındı, ortaokul ise kasabanın öbür ucunda. "Eve dönünceye kadar bana avsir kalmaz!" diyordum. Avsir, az etli bol patates ve soğanlı yaygın yemeğimizdi. O zamanlar beş kardeştik ve sofraya geç oturan avucunu yalardı! Beş yaşındayken şehir merkezi Karaköse'ye taşındık. Okuma aşkım, babamın akşamları okuduğu Siret adlı kalın kitaptan kaynaklanıyor. Kitap'ta Hz. Peygamber çok dolaylı olarak zikrediliyordu. Asıl kahramanlarımız Hz.Ali ile Battal Gazi idiler. İlkokula 7 yaşında başladım. Talihe bakın, Ağrı İl Halk Kütüphanesi yıkılmış, geçici olarak bizim okulun genişçe bir dersliği kütüphaneye çevrilmiş. Okumayı söker sökmez kütüphaneye dadandım, saatlerce okumaya başladım. Kütüphanede birer nüsha ders kitabı da olurdu ve ben ilkokulda ortaokul kitaplarından, ortada lise kitaplarından ders çalışırdım.
Kütüphanelerde ne de olsa resmi gözetimden geçmiş kitaplar olur. Hep onlarla mı beslendiniz?
Beni "paradigma dışı" kitaplara yönelten, Ahmet abim oldu. Erzurum İmam Hatip'te okuyordu. Gelişlerinde Necip Fazıl'ın, Sezai Karakoç'un, Nuri Pakdil'in, Rasim Özdenören'in, Erdem Beyazıt'ın kitaplarını getirirdi. Benim gözümde Necip Fazıl dünyanın gelmiş, geçmiş, gelecek en büyük yazarıydı. Çoğu kitaplarını ezberlercesine defalarca okurdum. Orta son sınıftan itibaren yavaş yavaş siyasi ortam hareketlenmeye başladı. Kendimi Ülkü Ocakları'nda buldum. Lisede ve akşam sanat okulunda çok yetişkin ülkücü hocalar vardı, sıradan tipler değillerdi. Ama neticede kavmiyetçi bir zihne sahiptiler. Benim aşırı Necip Fazıl, Sezai Karakoç eğilimim onları rahatsız ediyordu. Güzel bir duvar gazetesi çıkarırdık. Necip Fazıl'dan şiirler, İdeolocya Örgüsü'nden pasajlar, Sezai Karakoç'un bazı yazılarını koyardım. Başka yazılar bir hafta asılı kalırken benimkiler hemen sökülürdü. Necip Fazıl yüzünden Lise 2'de Ülkü Ocakları'ndan koptum.
Köken olarak Kürt bir aileden geliyorsunuz. Ülkü Ocakları'nda sorun yaşamadınız mı?
Ağrı'da halk arasında "Kürt sorunu" yoktu. Kürt, Acem, Laz gibi sıfatlar doğaldı, kimse bunları "Türklük" için birer dinamit saymazdı. Babama Kürt Kâmil, ilkokul birinci sınıf öğretmenimize Acem İdris deniyordu. Annem köyde büyüdüğü için Türkçe konuşamaz, annemin halası Cemile Nene ise Kürtçe bilmezdi. Acem İdris beni çok seven bir hocamızdı. Bir gün beni tahtaya kaldırıp "Biz Kürt müyüz Türk müyüz?" diye sordu. Biraz düşündükten sonra, "Evde Kürt'üz okulda Türk'üz" dedim. O beni çok seven hoca çok üzüldü, bozuldu, beni azarladı. "Bu nasıl cevap. Hepimiz Türk'üz" diye. 7 yaşımda çok mantıklı bir cevap verdiğimi düşünüyorum.
Ağrı Lisesi mezunu olarak Boğaziçi Üniversitesi'ni nasıl kazanabildiniz? İktisat bölümünü bilinçli bir tercihle mi seçtiniz?
Neler oluyor hayatta! Üniversiteye Çanakkaleli Matematik hocamız Necati Ünsal sayesinde girebildik. Aslında profesör olabilecek bir adamdı. Gece gündüz çalıştırdı bizi. Ben Boğaziçi mühendisliğe girdim. Aklımda bir şey yoktu, yalnızca tıptan kaçıyordum. "Bir iki sene bakarız olmazsa başka üniversiteye geçerim" diyordum. Bir sene mühendislik okuduktan sonra iyi bir mühendis olamayacağımı anladım ve İktisat/İşletme tarafına geçtim.
İstanbul'a bu vesileyle mi gelmiş oldunuz?
Evet. 1974'de İstanbul'a geldim. Necip Fazıl yüzünden ülkü ocaklarından kopmuştum. İstanbul'a geldikten bir süre sonra Üstadımız ülkücü oldu! Bende de sol düşünceye eğilimler başlamıştı. Dinî inancım hiçbir zaman sarsılmadı ama işin sosyal içeriği bakımından Kemal Tahir'i, Attila İlhan'ı, hatta doğrudan Marks'ın kitaplarını okumaya başlamıştım ve söylediklerinin ciddiye alınması gerektiğini hissediyordum. Derken Cemil Meriç'le karşılaştım. Tüm kitaplarını yutar gibi okudum. Kendisiyle tanışmak da nasip oldu. Bütün bu sağ, sol vb. fikirler zihnimde yerli yerine oturmaya başladı.
Yeni Şafak